Collective Skala / İskele adında bir podcast yapıyorsunuz. Türkiye ve Yunanistan’da yaşayan bir grup insan olarak faaliyet yürütüyorsunuz. Nasıl bir araya geldiniz? Kuruluş hikâyesi nedir Skala/İskele’nin?
Ozan Mirkan Balpetek: Aslında iki farklı hikâye aksı var Collective Skala/İskele’nin. Biri, 2009’da İzmir’de yapılan RockA festivaline dayanıyor. O dönem, 2008 Aralık’ta, Aleksis Grigoropoulos cinayeti ardından yaşanan eylemlerin üzerine festivale Midilli adasından dostlar davet ediliyor. Birçok sohbetin arasında iş Midilli-İzmir arasında başlayacak bir radyo kurmak fikrine varıyor. Ardından, Midilli’de Mpeinio (Binio) Sosyal Merkezi’nde hâlâ faal olan bir radyo kuruluyor. Fakat bu radyonun İzmir ayağı bir türlü hayata geçirilemiyor. Onca senenin ardından o dönemi hatırlayan ve üzerine bir taş da biz koyalım diyen bir grup insan olarak 2023’te bu radyo fikrini bir podcast olarak başlatmaya karar verdik. Önce yoğunluklar, koşturmalar, sonra da içerik oluşturmak derken 2025’i bulduk.

İkinci aks ise 2023’te Midilli’de emek verdiğim kurumlardan biri olan Legal Centre Lesvos, Community Peacemakers Teams ve Hafıza Merkezi’ndeki güzel dostlarımızla beraber yürüttüğümüz “Ege’yi Aşarken” (Crossing the Aegean) podcast serisi. O dönem elbette Lozan Antlaşması’nın ve Yunanistan ile Türkiye arasında yaşanan nüfus mübadelesinin üzerine çok şey yazılıp çiziliyor, çeşitli etkinlikler düzenleniyordu. Türkiye’de de birçok kurum ve politik oluşum “Yeni bir yüzyılı nasıl tahayyül etmeliyiz?” sorusunun üzerine yoğunlaşıyor, “Geçmiş yüzyılda yapılan yanlışları yeni gelecekte nasıl aşabiliriz?” soruları üzerine yoğunlaşıyordu. Fakat bu etkinliklerin büyük çoğunluğu ne Yunanistan’da ne Türkiye’de “göç” kavramını gündemine alıyordu. Yani önümüzdeki yüzyılda geçmiş hatalarını aşmak yönündeki irade, tartışılmaz olarak önümüzde olan ve olmaya devam edecek göç meselesine pek el atmıyordu.
Biz de bu aks üzerinden yeni yüzyıl tartışmasına “dünün mübadelesi, bugünün göçü” ikiliğinde bir sohbetle destek atalım istedik. Legal Centre Lesvos’taki çalışma arkadaşlarımın çoğunun kökeninde mübadillik var. Haliyle hepsine “Bu göç hikâyesiyle büyüyen biri olarak bugünün göçünü nasıl görüyorsun?” sorusunu yöneltebilir miyiz diye güçlerimizi birleştirip 14 bölümlük bir proje yaptık 2023-2024 arasında. Skala/İskele biraz bu iki aksın birleştiği noktada ortaya çıktı aslında.
Kolektifimizin birliktelik aksında birkaç kent yer alıyor. Atina, Selanik, Midilli bir tarafta, İzmir, Ayvalık ve Çanakkale diğer tarafta. Bu birliktelik ihtiyacının tanımını yaparken radyo, çeviri, podcast ve iki yakayla alâkalı yazılara dair özlemimiz öne çıkıyordu.
Odağınıza bir yandan bugün Ege’de ve dünyada yaşanan göçleri, diğer yandan da mübadele ve etrafında yaşanan insan hareketliliğini alıyorsunuz. Neyi amaçlayarak bu iki başlığı seçtiniz?
Kolektifimizin birliktelik aksında birkaç kent yer alıyor. Atina, Selanik, Midilli bir tarafta, İzmir, Ayvalık ve Çanakkale diğer tarafta. Emek veren arkadaşlar bu kentlerde yoğunlaşmış durumdalar. Bu birliktelik ihtiyacının tanımını yaparken radyo, çeviri, podcast ve iki yakayla alâkalı yazılara dair özlemimiz öne çıkıyordu. Özellikle bu yazınlara çok dilli ulaşabilmek, mümkünse İngilizce gibi ikinci bir dile gerek kalmadan meseleleri tartıştırabilecek bir platform arayışıydı bir yandan da Skala/İskele.
İki memleket arasında göçün dün de bugün de büyük bir yeri var. 2015’te Ege’deki insan geçişliliğinin milyonları aştığı bir dönemde iki memlekette iki farklı politik diskur hükümetlerce devreye sokuldu. Yunanistan’daki diskurun bir ucu mübadeleye veya etrafında yaşanan göçmenlik hikâyelerine dayandırılıyordu. “Biz mülteci torunlarıyız” şeklinde formüle edebileceğimiz bu diskur, mülteciliği ve göçü son yüzyılda kimliğinde çokça işlemiş Yunanistan için bir ortak payda unsuru olarak ortaya atılıyor, yerli halka bu ortak payda üzerinden empati çağrısında bulunuyordu o dönemde. Türkiye’deyse İslâm kimliği ve müslümanların birbirlerine destek olması gerekliliği etrafından bir ortak payda çağrısı yapılıyordu.
İki ülkede de bu politik diskur bugün yerle yeksan oldu. Çünkü iki ülke de hakkaniyetli bir göç politikasından ekseriyetle uzak durdu. Bunu bugün kolaylıkla iki ülkede de hiç olmadığı kadar tavan yapmış göçmenlere yönelik şiddette, dışlayıcı ve gayri-insani politikalar etrafında anlamlandırmamız mümkün.
Biz de göçten bir o kadar beslenmiş olan bu iki ülkenin sakinleriyle dünden bugüne bakmayı amaçlayan bir sohbet serisine girişelim istedik. Biraz Ege’yi Aşmak projesinde başladığımız işi etraflandıralım, temalar halinde daha belgesel niteliği taşıyan bir forma büründürelim istedik. Bu noktada Working Class History Podcast bize ilham kaynağı oldu. Coğrafi olarak yaşadığımız bölge olarak da Ege’yi odağımıza aldık. Çoğumuzun hayatında veya gündeminde bir politik mücadele hattı olarak göçün varlığı da içeriği şekillendirmemizde büyük rol oynadı.
Göçten beslenmiş olan bu iki ülkenin sakinleriyle dünden bugüne bakmayı amaçlayan bir sohbet serisine girişelim istedik. Yaşadığımız bölge olarak Ege’yi odağımıza aldık. Çoğumuzun hayatında veya gündeminde bir politik mücadele hattı olarak göçün varlığı da içeriği şekillendirmemizde büyük rol oynadı.
Temel sorularınız ve temalarınız neler? Neden mübadeleyi de gündeminize aldınız? Dinleyicileri ne bekliyor bu podcast’te?
Bugün hem Türkiye’de hem de Yunanistan’da geçmişe dair farklı bir nostalji arayışı gözlemlemek mümkün. Bunu Midilli-İzmir hattında ikâmet eden insanlar olarak da en net biz görüyoruz. Kapı vizesinin ortaya çıkmasıyla beraber Midilli’de tüm tabelalara Türkçe ekleniyor, tüm turistik işletme sahipleri kökenlerinin Türkiye’ye dayandığından dem vuruyor; İzmir’deyse memlekete içkin Rum, Ermeni, Yahudi azınlıklarla geçmişte ne güzel bir arada yaşandığından bahis geçiriliyor, her köşede ucu Girit’e, Midilli’ye, Selanik’e giden bir göç hikâyesine iliştirilmiş bir meyhaneye rastlanılıyor.
Bu “etnoturizm” meselesinin vardığı en çirkin noktalardan birini Skala/İskele’nin dostlarından Kavel Alpaslan, yerlisi olduğu Urla’daki bir işletmenin “Mübadele” adında bir kokteyl yapması üzerinden yazılaştırmıştı.
Bir tarafta geçmişteki bütün kozmopolit ögeleriyle bir arada mutlulukla yaşadığını iddia eden, Rum meyhanesine, Ermeni mezesine özlem duyan, fakat asla “Bu insanlar bugün neredeler? Başlarına neler geldi?” sorusunu sormayan bir nostalji, öbür tarafta da bugün bir Suriyeliyi, Afganı, Kürdü, Senegalliyi kozmopolit öge olarak kabul etmeyen, tersine onlara yönelik her türlü şiddeti mübah gören bir anlayış. Tam soruyu işte burada sorarak yola çıktık: Neden? Neden dün yaşanan, günümüzde varolan kavram setimiz geçmişte elimizde olsa “zorla yerinden etme” kavramı altında insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul edilecek mübadele dönüp dolaşıp bir kokteyl ismi oluverdi? Neden bir taraftan kentlerimizde bugün yaşamakta bin bir zorluk çeken azınlıklara yönelik geçmiş tahayyülü “güllük gülistanlık” çizilirken, diğer yandan bugün aynı mekânları paylaştığımız göçmenler bir nefret öğesi olarak kabul ediliyor?
Bu hatta başlayan sohbetler silsilesi zamanla yerini bir ucu mübadelede, öbür ucu bugünün göçünde olan altı temaya evirtti: hafıza, müzik, mutfak, mekânsal dönüşüm, tarih yazımı ve dayanışma. Bu başlıklar etrafında 70’ten fazla insanla görüştük –akademisyenler, mübadiller, göçmenler, işletme sahipleri, memleket derneği mensupları, müzisyenler… Elimiz kime yetiştiyse! Başta altı bölüm tasarladığımız serimiz, içeriğe ve projeye dair gösterilen beklemediğimiz ilgi karşısında 14 bölüme çıktı. Ve 2026 boyunca da devam edecek. Her bölümde işlenen temalar, konuşmacıların sözlerini birbirine bağlayan bir anlatım etrafında bir araya getiriliyor –dolayısıyla, her bölümde birden fazla kişiye yer veriyoruz.
Başlangıç için ortak dil olarak İngilizceyi seçtiysek de tüm bölümleri yayınladıktan sonra önümüzdeki yıl bu bölümlerin Türkçe ve Yunanca çevirisiyle uğraşacağız. Aynı zamanda tüm röportajları da güzel bir editoryal süzgeçten geçirip arşiv niteliğinde tek tek yayınlamayı da hedefliyoruz.
Neden dün yaşanan, günümüzde varolan kavram setimiz geçmişte elimizde olsa “zorla yerinden etme” kavramı altında insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul edilecek mübadele dönüp dolaşıp bir kokteyl ismi oluverdi?
Midilli’desiniz, göç hukukunun ve mücadelesinin içindesiniz. Bu alanda yakın zamanda Stelios Kouloglou’nun 142 Yıl adlı belgeseli çıktı. 142 Yıl odağına kaçakçılık suçlamalarıyla yargılanan Amir ve Akif adında iki göçmenin hikâyesini alıyor ve nasıl işlemedikleri bir suç çerçevesinde 142 yılla yargılandıklarını anlatıyor. Davaya müdahil kurumlardan biri sizin de içinde bulunduğunuz Legal Centre Lesvos’tu. Belgeselin ışığında göçmenlerin kriminalizasyonu meselesiyle ilgili neler söylersiniz?
Göçmen kriminalizasyonu diye adlandırılan kavramı biraz açmak lâzım. Birleşmiş Milletler’in “kaçakçı” tanımında kaçakçılık faaliyeti yürüten kişinin “ayni veya nakdi bir fayda güdüyor olması” şart koşuluyor. Yani, birini sınırın bir ucundan diğerine geçirirken bundan bir menfaat edinen kişi diye tarif ediliyor kaçakçı. 2002’de AB bu tanımda geçen fayda gütme kısmını tanımdan dışlayan bir yasa paketini kabul ediyor.
Bunun uygulamadaki anlamı şu: AB sınırlarına yasadışı yollarla başka birinin geçişini sağlayan herhangi bir kişi kaçakçıdır. Bir başka deyişle, Midilli özelinde konuşmak gerekirse, adaya varan her botun içinde en az bir kaçakçının bulunduğunun ön kabulü yapılmış oluyor. Kaçakçılıkla uğraşan ağlar çoğunlukla bu meselelerden haberdar oldukları için geçişlerde göçmenlere çoğunlukla eşlik etmiyor, göçmenlerin kendilerine kaptanlık yaptırıyorlar.
Eğer göçmen grubu sahil güvenliğin geri itme (pushback) hamlelerini atlatabilip karaya yanaşabildiyse, Yunanistan karasında da tekrar maskeli ve üniformasız gruplarca avlanıp tekrar botlarla geri Türkiye’ye itilmediyse, son kertede polis sorgusuyla yüzleşiyorlar. Polisin çoğunlukla yanaşan botlardaki insanlara ilk sorduğu soru “Dümeni kim tutuyordu?” oluyor. Olur da birileri bir kişiyi işaret eder, hakkında ifade verirse bu kişi doğrudan kaçakçılıkla suçlanıyor.
Bu davalarda ceza sistemi bottaki insan sayısı ve yaşadıkları hayati tehlikenin düzeyine göre artıyor. Yani bot ne kadar kalabalıksa ve yolculuk ne kadar zor geçtiyse, “kaptana dayanan ceza” o kadar artıyor. Karşılaştığımız davalarda 100 yıldan fazla ceza alan göçmenlerle karşılaşıyoruz bu nedenle.

Pylos Faciasına Karşı Avukatlar ve Hukukçular İnsiyatifi’nin eylem afişlerinden biri (Çizim: John Antono)
İşte Akif’le Amir’in hikâyesi Avrupa’nın cezaevlerine tıkılıp kalmış binlerce göçmenin hikâyesinden sadece biriydi. Davalarının etrafında çok kıymetli bir uluslararası kampanya geliştirildi ve sonunda, suçlu bulunmalarına rağmen, hafifletici gerekçeler sebebiyle ikisi de şartlı tahliyeyle salındılar. İlerleyen süreçte Akif süreci tekrar yargıya taşıyarak bir önceki mahkemenin aldığı kararı tersine çevirmeyi başardı, suçsuzluğunu kanıtladı ve tazminat hakkı da kazandı. Bu dava Yunanistan’da bu alanda “kazanılmış” ilk dava.
Kazanılmış kısmını tırnak içine alarak söylüyorum, çünkü önce kovid, ardından da ertelenen davalar gerekçesiyle Amir de Akif de suçsuz yere beş sene cezaevinde kaldı. Yine de bu dava bir emsal teşkil ederek Yunanistan genelinde bu alanda açılan davalarda yine benzer sonuçlara vesile oldu. Örneğin, aynı dönemlerde benzer suçlamalarla yargılanan ve kanser hastası olmasına rağmen cezaevine kalması uygun görülen Houmayoun Sabetara’nın davası buna bir örnek. Yine çok canhıraş bir mücadeleyle örgütlenmiş uluslararası bir kampanya, Houmayoun’un başta kızı Mahtap olmak üzere tüm ailesinin çabaları ve Amir’le Akif’in davasının emsal niteliği 2024’te Sabetara’yı özgürlüğüne kavuşturdu.
Bu davalarda gözlemlediğimiz iki önemli unsur var. Birincisi, davaların hiçbirinin adil yargılama prensipleriyle görülmediği gerçeği. 2023’te Borderline Europe’un bu alanda hazırladığı detaylı rapor ortalama dava görülme süresinin 37 dakika olduğunu, verilen ortalama cezalarınsa 46 yıla tekabül ettiği gösteriyor.
2020’de Midilli’deki Moria Kampı’nı kundaklamayla itham edilen altı kişinin (Moria 6) davasına dair European Association of Lawyers for Democracy and World Human Rights (ELDH) tarafınca hazırlanan dava gözlemle raporu da davanın en başından beri adil yargılama usüllerinden uzak gerçekleştirildiğini, özellikle savunma tarafınca sunulan delillerin veya yapılan itirazların neredeyse tamamının reddedildiğini ve tanıklık olarak sadece polis, sahil güvenlik veya kolluk güçlerinin “kopyala yapıştır” beyanlarının esas alındığını ortaya koyuyor.
İşi teknik bir hukuki dilden kurtarmak gerekirse, buradan çıkarabildiğimiz tek bir hakikat var: Göçmenlere yönelik bu tip davaların tamamen ırkçı saiklerle açıldığı. Ve tam da bu saiklerle yapıldığı için kaçakçılık davaları politik davalar: Görece olumlu sonuç aldığımız davaların neredeyse tamamının arkasında kriminalize edilen göçmenlerin özgürlüğüne kavuşması için geliştirilmiş örgütlü bir politik çaba var. Bu çabanın olmadığı durumda kararların tam tersi yönde verildiği de aşikâr. Fakat Yunanistan’da bu suçlamalarla ceza çekmekte olan mahpus nüfusunun sayısı gözetildiğinde, çabalarımızın herkesi kapsayamadığı da açık.
İkinci önemli meseleyse, bu davaların yapısal olarak Yunanistan’ın AB nezdinde izlediği “kapat ve görünmez kıl” (Incarcarate and Invisibilize) politikasının bir parçası olması. Bu tip kaçakçılık davaları göçmenleri iltica süreçlerinden mahrum bırakmak üzerine tasarlanıyor. Davalar içerik olarak ceza mahkemelerinde görüldüklerinden, iltica alanında hizmet veren hukuki STK’lar “ceza mahkemeleri alanımız değil” diyerek bu meseleyi gündemleştirmekten imtina ediyor. Toplumsal hareketlerin göç alanında zaten zayıf olan tepkileri, mesele “kriminal” bir başlığı içerdiği için iyice cılızlaşıyor.
Ortaya çıkan boşluktan da devlet mekanizmaları faydalanarak, tam anlamıyla bu davaları “esnaf oldu-bittisine” getirerek göçmenleri cezaevine dolduruyor. Bu tip davalarla içeriye atılan göçmenler neredeyse hiçbiri zaman iltica hakkından yararlanamıyor. Bırakın iltica hakkını, davaların çevirmensiz görülmesinden ötürü bazen neden içeride tutulduklarını anlamaları yıllar alabiliyor. Böylece iç hukukta cezaevleri, iltica hukukunda da giriş-çıkışları kontrollü, tel örgülerle çevirili ve 7/24 polis denetimindeki kamplar göçmenlere dair bu izlenen “kapat ve görünmez kıl” politikasının merkezine oturuyor.
Bugün yapımı süren yeni tip yüksek güvenlikli kampların bedellerinin 100 milyon eurolara tekabül etmesi, AB tarafınca bir “kırsal kalkınma projesi” olarak sunulurken, Yunanistan’da hükümet de kendi halkına “göç problemini çözdüğünü” kanıtlamış oluyor. Bağlamak gerekirse, bu davaların politik davalar olması kadar, üst yapılarca politik disiplin araçlarına dönüştürüldüğünü de vurgulamak gerek. Bu şekilde kriminalize edilen veya yıllarca kamplarda kalmaya zorlanan göçmenler toplumdışı birer nefret objesine dönüştürülüyor: Açlıkla, sefaletle ve onurlarının hiçe sayılmasıyla “terbiye” edilerek dünyaya yeniden gelen bu yeryüzünün lanetlileri böylece her koşulda çalışmaya razı, her daim güvencesiz ve ses çıkarmaktan korkmaya mahkûm edilen bir emek gücüne dönüşüyor.
Açılan davalarda gözlemlediğimiz iki önemli unsur var. Birincisi, davaların hiçbirinin adil yargılama prensipleriyle görülmediği gerçeği. 2023’te Borderline Europe’un bu alanda hazırladığı detaylı rapor ortalama dava görülme süresinin 37 dakika olduğunu, verilen ortalama cezalarınsa 46 yıla tekabül ettiği gösteriyor.
Peki, bu yaşananlara dair nasıl bir mücadele var bugün? Tablo çok karanlık…
Enseyi karartmamak çok önemli. Bu alanda Yunanistan’da yaşanan son önemli gelişme Pylos 9 davası oldu. 2023 Haziran’ında Mora Yarımadası’nın Güneyindeki Pylos açıklarında 700’den fazla göçmeni taşıyan bir gemi talep ettiği kurtarma çağrılarına rağmen battı. 600 kadar insanın hayatını kaybettiği bu faciada Yunanistan, yukarıda bahsettiğimiz “devlet politikasını” işletti ve gemiden sağ kurtulan 100 kadar insandan dokuzunu geminin kaptanlığını yapmakla itham etti.
Dava sürecinin detaylarını kaynak olarak vererek kısa tutalım –beri yandan hem meselenin Yunanistan’da eşi benzeri görülmemiş bir seviyede politik olarak sahiplenilmesi hem de bu politik sahiplenmenin özgür basın, hukuk kuruluşları ve insan hakları alanında mücadele yürüten kurumlarla ortaklaşa yürütülmesi bu dokuz sanığın beraat etmesinin ötesine geçti. Beraat ile sonuçlanan mahkemenin ardından, bu katliamdan sağ kurtulanlar Yunanistan Sahil Güvenlik’ini “kasten insan öldürme” suçlamasıyla yargıya taşıma cesareti gösterdiler (üstelik aynı ülkenin üst yapılarınca iltica süreçleri sürerken!) ve yakın zamanda bu talep Yunanistan’ın Yüksek Mahkemesi’nce kabul edildi.
Bu, Yunanistan tarihinde bir ilk: Üstelik dava sadece alt rütbeli Sahil Güvenlik Birimleri’ne yönelik değil, o dönem Sahil Güvenlik Kurumu’nun üst düzey yetkililerini de kapsayan bir seyirde ilerliyor. Özetle, Kıyamet Saati 12’yi geçse dahi politik mücadele tüm zorluklarına rağmen sonuç veriyor.

2015 yazı, özellikle cansız bedeni Türkiye kıyılarına vuran Alan bebeğin (Alan Kurdi) görüntülerine tanık olmamızdan sonra, göç için bir milat niteliği taşıdı. Dönemin Merkel’li Almanya’sı 1,5 milyon göçmeni ülkeye kabul edeceğini duyurdu, diğer AB ülkelerini de tutum almaya çağırdı. 10 sene sonraysa Avrupa’da sağcı ve ırkçı partiler birbiri ardına iktidar yarışına girmiş durumda, İkinci Dünya Savaşı arifesini aratmayacak söylemlerle kamuoyunda yer buluyorlar. 2015 yazına biraz Türkiye-Yunanistan hattından baktığımızda neler görüyoruz?
2015’te, Göçmen Dayanışma Ağı’nın bir parçası olarak Edirne sınırına giderek göçmenlerin taleplerini görünür kılmaya uğraşmıştık. O dönem, başta Edirne Kent Konseyi ve üyeleri olmak üzere, yereldeki hukukçular, sivil toplum alanında faal insanlar, başka kentlerden gelen ve göçü gündemine politik bir mücadele olarak alan gruplar olarak sınırda yaşananları kendi meşrebimizce gündemleştirmeye çalışırken, AB-Türkiye Mutabakatı’yla karşılaştık. Göçmenlerin Edirne merkezindeki parkları çadırlarla işgal etmesi, ardından Kırkpınar “Er Meydanı”nda bu eylemlerine devam etmeleri, o dönem “Göçmenlerin Gezi’si” olarak dahi adlandırılmıştı. Mutabakat, 15 Temmuz darbe girişiminin hemen öncesinde imzalandı üstelik. Yani, Türkiye’nin demokrasi (veya anti-demokrasi) tarihiyle neredeyse göbek bağı ortak.
Bu mutabakat kabaca Suriyeliler için Türkiye’nin güvenli bir ülke olduğunu, Türkiye’ye aldığı Suriyeli göçmen kadar para vermeyi öngörüyorken, Yunanistan tarafı için de Türkiye’ye yakın sınır adalarını “sıcak nokta” (hot spot) ilan ediyordu. Türkiye’de olanlara çoğunlukla tanığız: 10 yıl boyunca yükselen göçmen karşıtlığından tutun, Türkiye’nin vaat edilen paranın tamamını alamamış, vize serbestisini edinememiş olmasına, bunun yerine –tabir yerindeyse– göçmenleri, Avrupa’yı “insan haksızlığıyla terbiye etmede” kullanmasına kadarki yolculuk malûm.
İkinci önemli meseleyse, bu davaların yapısal olarak Yunanistan’ın AB nezdinde izlediği “kapat ve görünmez kıl” politikasının bir parçası olması. Bu tip kaçakçılık davaları göçmenleri iltica süreçlerinden mahrum bırakmak üzerine tasarlanıyor.
Fakat Yunanistan’da olanlardan çoğunlukla habersiziz. Bunun gerekçelerini kenara bırakarak böyle bir bakış açısının neden ihtiyaç olduğunu açmak lâzım: Çünkü bugün bu denizde sınır demir tellerle değil, göçmen cesetleriyle çiziliyor. Emek verdiğim kurumlardan biri olan Legal Centre Lesvos’un, Forensic Architecture ile ortak yürüttüğü bir çalışmada Ege’de yaşanan geri itme olaylarının haritasını çıkarmıştık. Bugün sınır o kırmızı noktalar bütününden ibaret.
Bir diğer taraftan, bu “sıcak nokta” yaklaşımı, Midilli başta olmak üzere, sınır bölgesindeki dokuz adayı açık cezaevlerinde dönüştürdü. Avrupa bunca göçmenle ne yapacağını anlayana kadar iltica sürecini sürdüren göçmenlerin Adalar’dan ayrılmasını “coğrafi kısıtlama” adı altında engelledi, geçici olarak tesis edilmiş kimliklendirme merkezlerini on binlerce kişinin yaşamak zorunda bırakıldığı kalıcı mezbahalara çevirdi, üstüne Türkiye’yi “güvenli ülke” ilan ederek yüz binlerce insanı (bazen birden fazla sefer) sınır dışı etti, milyonlarcasının iltica etme hakkını elinden aldı.
Dokuz Ege adasının açık cezaevlerine dönüştürülmesinin sanırım en canlı örneği de 2020’de yanmadan önce nüfusu 20 bini aşan Midilli’deki Moria Kampı’ydı. Midilli adasının merkezinin nüfusunun 30 bin civarı olduğu düşünüldüğünde, ölçek olarak yarattığı etkiyi anlamak veya anlamlandırmak belki daha da kolaylaşabilir. Bugün Moria Kampı’ndan geride dev bir enkaz kaldı: Her yıl hükümet yetkilileri, bakanlar ve başbakanlar bu enkazı ziyaret edip “Buraya bir gençlik kampı inşa edeceğiz”, “Bu alanı itfaiye kuvvetlerimize tesis edeceğiz” gibi beyanlarda bulunuyorlar. Bu harabe alana bizim götürdüğümüz dostlarımızsa çoğunlukla bu yıkıntıları Auschwitz’le, Dachau’la ilişkilendiriyor. Moria’nın giriş bölümünde yazan “İnsan Hakları Mezarlığı” yazısını bunca yıl geçmesine rağmen silmeye bile tenezzül etmeyen devlet aklını da buraya bir not olarak iliştirelim.

noktalar geri itme veya sınır şiddeti vakalarının yaşandığı noktaları ifade ediyor (Kaynak:
Drift Backs in the Aegean Sea – Forensic Architecture)
Moria Kampı artık yok, fakat Ege denizinde göçmenlere yönelik şiddetin kesildiğini söylemek mümkün değil. Bir yandan AB’nin göçe yönelik politikalarında sertleşme, diğer yandan da geri itmeler gündemde. Avrupa’nın göç politikalarında şiddet aygıtının rolüne değinecek olsak, ne gibi unsurlar öne çıkıyor bu son 10 senelik süreçte?
Moria’nın kül oluşundan hemen sonra gündemimize bugün Yunanistan’ın göç politikasında “modus operandi” haline gelmiş olan geri itmeler girdi. Geri itmeleri anlayabilmek için bu meselenin evveliyatında ne gibi olguların yattığına biraz odaklanmak gerek.
Moria’nın bu seviyede kalabalıklaşmasına üç neden göstermek mümkün. Birinci neden, Covid nedeniyle iltica süreçlerinin durdurulması ve insanların seyahat kabiliyetlerine tamemen sınırlama getirilmesiydi. Burada kamptan çıkmanın tamamen yasak olduğu bir süreçten bahsediyoruz. Yani Midilli’den ayrılabilme ihtimali göçmenler için bu dönemde tamamen ortadan kalktı. İkinci neden, 2020’de, Türkiye’nin Avrupa’ya gitmek isteyen göçmenlere tek taraflı olarak sınırlarını açtığını duyurması oldu.
Aynı dönem, özellikle Afganistan ve Suriye’de şiddetlenen savaş koşullarını neden olarak gösteren Erdoğan, Avrupa’nın parasını istemediklerini, Avrupa’nın göçte üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi gerektiğini ve bu noktada somut bir adım atılmazsa milyonlarca göçmenin Avrupa’ya akın edebileceğini duyurdu. Bunun üzerine 2020 Mart’ında, özellikle Edirne sınırında karşılaştığımız görüntüler ortaya çıktı: Binlerce insan Pazarkule kapısından geçiş yapabileceği inancıyla sınıra yürürken Yunanistan tarafında akıl almaz bir devlet ve polis şiddetiyle karşılaştılar –zaten sınırlar tek taraflı açılabilen yapılar da değil.
O dönemde yine sınıra giden gruplardan biri (tıpkı 2015’teki gibi) Göçmen Dayanışma Ağı’ydı ve günlük halinde etraflı bir raporu da kaleme aldılar. Bu olayın ayrıntılarını açmadan, meselenin Yunanistan’a dair en önemli etkisine değinmek gerek: AB-Türkiye Mutabakatı’nın ve sınır dışı etme işlemlerinin fiilen işlevini yitirmesi. Bir başka deyişle, Moria’daki bu anormal nüfus artışı sadece gelen insan sayısındaki değişimle değil, sınır dışı edilemeyen insan sayısıyla da ilişkiliydi. Üçüncü önemli olgu da göçmenlerin politik faaliyetleri ve yereldeki politik aktörlerle ilişkilenmelerindeki gözle görülür kuvvetlenmeydi.
Moria’daki yangından hemen sonra, yereldeki politik özneler ortak bir çağrıyla Midilli’nin merkezinden göçmenlerin sokaklarda yattığı bölgeye yürüyüş yapacaklarını duyurdular. Merkeze gelmeleri çevik kuvvetçe engellenen göçmenler için bir koridor açma talebiyle başlayan bu yürüyüş, Midilli tarihindeki en sert polis müdahalelerinden biriyle sonuçlandı.
Burada sonuçtan ziyade eylemin taşıdığı hedefin altını çizmekte önem var, zira hem göçmenlere hem de yereldeki muhalefete yönelik saldırının şiddetinin altında tam da bu hedef var: Yerelle göçmen mücadelesinin dayanışması ve ortaklaşması. Bu dayanışma ve ortak hareket edebilme ihtimali, bırakın Yunanistan’ı, bütün dünyadaki yönetimleri ürküten bir ihtimal olarak hâlâ karşımızda duruyor. Çünkü bu hedefin içerdiği temel bir antagonizma var: Sermayenin sınırsızlığına karşı, insanların ve emeğin sınırsızlığı.
Dünyadaki göçmen işçi sendikalarının kazanımlarımdaki ciddiyet göz önünde bulundurursak, bu şiddetin tesadüfi olmadığı daha da berrak anlaşılabilir. Bu noktada İtalya’da SICobas sendikası bir örnek olarak gösterilebilir: Gerçekleştirdiği lojistik ve taşımacılık alanındaki grevler zamanında IKEA’yı bölgede iflas noktasına getirmişti.
Dokuz Ege adasının açık cezaevlerine dönüştürülmesinin en canlı örneği 2020’de yanmadan önce nüfusu 20 bini aşan Midilli’deki Moria Kampı’ydı. Midilli adasının merkezinin nüfusunun 30 bin civarı olduğu düşünüldüğünde, ölçek olarak yarattığı etkiyi anlamak kolaylaşabilir.
İşte tam da bu gelişmeler çerçevesinde, Midilli’ye gelen göç akınını durdurmaya yönelik bir devlet terörü olarak ortaya çıktı geri itmeler. Kanıtlara rağmen ilk yıllarda Yunanistan’ın tamamen yalanladığı ve “Türkiye’nin kara propagandası” olarak nitelediği bu olaylar, zaman içinde “Avrupa’nın sınırlarını Yunanistan koruyor”a, oradan da “Egemenliğimiz için ne gerekiyorsa onu yapıyoruz”a evrildi. Yani, artık yalanlanması dahi gerek görülmeyen bir devlet uygulamasına dönüştü. Son beş senede tahminler (ki elimizdeki veriler erişilebilirlikleri açısından kısıtlı) Ege denizinde binlerce insanın geri itildiğini gösteriyor.
2023’te, New York Times adım adım bir geri itme operasyonunun Midilli’de nasıl gerçekleştirildiğini tüm berraklığıyla ortaya koydu. Fakat bu yazı ne geri itmelerin önüne geçebildi ne de birkaç ay sonra yaşanan Pylos Faciası’nı durdurabildi. Zira, medya eliyle görünürlük ve hakikatin bize varması tek başına olayların seyrini değiştirmeye, bir kamuoyu oluşturmaya yetmiyor. Çünkü Midilli başta olmak üzere, bunca sahil güvenlik gemisinin ne işle meşgul olduğunu “herkes biliyor”.
İnkâr etmekten de çekinmelerini gerektirecek bir yaptırımı da henüz muhalif hareketler olarak oluşturabilmiş değiliz. Meydan boş kaldıkça da milliyetçilik yoluyla hortlatılan korkular, bu politikanın kamu nezdinde sürdürülebilirliğinde önemli rol oynuyor. Yakın zamanda Midilli’ye yapımı süren yeni Vastria Kampı’nı görmek için ziyaret eden Avrupa Komisyonu’ndan bir heyete seslenen Lesvos çıkışlı bir milletvekili, bu tip büyüklükte kampların Ada’ya inşa edilmesinden hoşnut olmadıklarını, zira Türklerin yanı başlarında hazırda beklediğini vurgulayarak, Türkiye’nin bunca müslüman göçmenin Ada’da bulunmasından faydalanarak Midilli’yi önce müslümanlaştırıp sonra işgal edebileceğini ifade etmişti.
Tiye alınabilecek bir komplo teorisi gibi bakıp kenara itmeyelim: Bu tip çıkışlar Yunanistan’ın özellikle sınır bölgelerinde zaten ulus-devlet kimliğinin inşasının orta yerinde yatan korkuların körüklenmesi ve bunun üzerinden şiddet politikasının meşrulaştırılmasında çok önemli bir rol oynuyor.
Midilli’den çıkıp daha genelden Avrupa’ya bakarsak… Midilli başta olmak üzere, bu “sıcak nokta” adalarından Avrupa’nın göç politikasına miras kalan ne?
Midilli özelinden biraz genele geçmemiz bu olaylar ışığında fazlasıyla mümkün. Zira Midilli örneği –ve onunla aynı statüyü taşıyan “sıcak nokta” adaları– aslında bugün Avrupa’da gözlemlediğimiz göç politikalarının yerel laboratuvarı olarak işletildi. Son 10 senede Midilli’de yaşanan her türlü hukuk ve insanlık dışı olay, uygulanan politikalar, Avrupa’nın çeperinde, sessiz bir köşeymişçesine müthiş bir “test” alanına dönüştü. Rüzgârın bugün estiği hâkim yön olan göçmen karşıtlığının nezdinde de AB, son 10 yılda Midilli’de edindiği bilgi birikimini bütün Avrupa’ya yaymayı hedefleyen yeni “AB Göç Paktı”nı gündemine aldı ve büyük bir direniş olmazsa 2026 yılında yavaş yavaş yürürlülüğe sokacak. Bu paktın içeriğini merak edenler için önemli noktaları çok yalın bir dille Ercüment Akdeniz zamanında kaleme almıştı.
Laboratuvar deneyimi özelinde AB Göç Paktı’na dair değinilmesi gereken önemli bir nokta, “AB iltica politikasında hukuksal bir kurgu olarak giriş kabul edilmeyen bölge” kavramı (Legal fiction of non-entry in EU asylum policy). Bu uzaktan bakınca karmaşık görünen, aşırı ve ağdalı bir hukuki dille sarmalanmış kavramın pratikteki anlamı aslında görece basit: Kıta Avrupa’sının herhangi bir yerinde Midilli’nin statüsünde bir “sıcak nokta kampı” açabilme yetkisi, veya bir başka deyişle, sıcak noktalara özgü “OHAL” uygulamalarının tüm Avrupa’da uygulanabilirliği.

Emanuel Del Rossa – Cartoon Movement (Amsterdam)
“Sıcak nokta” kavramını hatırlatmak gerekirse: Ada’ya vardınız, yasal olarak iltica süreciniz sonlanana kadar Ada’dan ayrılmanız yasak. İltica başvurunuzun sadece başvuruya değer görülebilmesi için “kabul edilebilirlik” (admisibility) ve “uygunluk” (eligibility) adı altında iki ön mülâkata girmeniz gerekiyor –yani Avrupa toprağına ayak basmış olmanız, iltica başvurusu yapabileceğiniz anlamına gelmiyor.
Bu mülâkatların temel amacı, AB-Türkiye Mutabakatı çerçevesinde, Türkiye’ye geri gönderilip gönderilemeyeceğinize karar vermek üzerine kurulu. Eğer bu iki adımdan birinde Türkiye’nin sizin için güvenli olduğu kanısı oluşursa, hiçbir şekilde iltica hakkı talep edemiyor, kurgusal olarak “Avrupa toprağına” ayak basmadığınız varsayılıyor. Şimdi bu uygulamanın Avrupa’nın herhangi bir yerinde yaşanması durumunda, AB müdahil olup benzer bir uygulamayı adalar harici anakaralarda da gerçekleştirebilecek.
Diyelim, yola çıktığınız tekne Roma’ya vardı. Yetkililer sizi alıp o civarda tesis edilmiş yüksek güvenlikli bir kampa –yani özünde bir hapishaneye– transfer ediyor. Burada bahsi geçen “yasal kurgu” kavramı devreye giriyor ve siz İtalya toprağında bulunmanıza rağmen bu kampta bulunduğunuz süre zarfında “Avrupa’da olmadığınız” varsayımıyla, tıpkı Midilli’deki gibi, bir ön eleme sisteminden geçiyor, iltica hakkına erişiminize izin verilip verilmeyeceği üzerinden mülâkatlara tabi tutuluyorsunuz. Hikâyenin devamı bire bir aynı…
Yani, Avrupa ülkeleri kendi sınırlarının ne zaman Avrupa olduğu, ne zaman Avrupa olmadığı üzerinden bir hukuki kurgu inşa ediyorlar. Bir başka deyişle, AB içinde AB kabul edilmeyen, statüsünün kurgusal olduğu birtakım anklavlar oluşturuyor. Bu kavram girdabını, içinden çıkarabileceğimiz önemli bir politik cephenin varlığı üzerinden okumayı tercih ediyorum: O da “Kale Avrupa’sı” dediğimiz sınır politikasının hem dıştan hem de içten çöküyor olduğu gerçeği. Avrupa’nın kendi egemen sınırlarının içinde anklavlar oluşturarak, buraları hukukun kapsayıcılığından azade eden en son deneyimi İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında üretilen zorla çalıştırma ve toplama kamplarıydı.
Haliyle bugün bu politikaya karşı direnmenin hem tarihsel hem de nesnel olarak antifaşist mücadelenin bir parçası olduğuna veya ivedilikle bu yönde kurgulanması gerektiğine inanıyorum. Direnişsizlik normalleşmeyle, normalleşme de insandışılaştırmayla sonuçlanıyor. Filistin’de yaşanan soykırım ve zorla yerinden edilmeyle, dünyada göçmenlere yönelik kapatma, görünmez kılma ve şiddeti meşrulaştırma politikasının arasında işte böyle bir göbek bağı var: Zorla yerinden etmeye direnmek kadar, bu zulümden azade yeni bir hayatı inşa etmenin önündeki engellere de direnmek önemli.
İngiltere’de İşçi Partisi’ni iktidara getiren seçimler sırasınca sokaklarda yankılanan sloganlardan biri “Gemileri Durdurun!” (Stop the Boats) olmuştu. Başbakan Keir Starmer göç konusuna değinirken doğrudan bu sloganı kullanmasa da, “kaçakçılık çeteleriyle mücadele ederek geçişleri engelleyeceğini” söylemiş, meseleye kapıları kapatmamıştı. Ne hikmettir ki, bir önceki dönem İngilitere’nin içişleri bakanlığını yürütmüş olan Priti Patel, 2021’de Samos adasını ziyaret etmiş, Yunanistan’ı göç politikasında izlediği yöntemlerden ötürü tebrik ederek ziyareti sırasınca çok şey öğrendiğini vurgulamıştı.
Patel ziyareti sonrası göçmenlerin İngiliz Kanalı’ndaki korkunç yolculuklarını bir “ulusal tehdit” olarak gördüklerini belirtmiş, 2023’te de dönemin başbakanı Rushi Sunak yılın ilk konuşmasında gemileri durdurma vaadini duyurmuştu. Devlette süreklilik esas…
Özetle, Ege adalarındaki bu laboratuvar çalışmaları, bütün AB ülkelerinin ve Birleşik Krallık’ın bugün yürürlüğe soktuğu vahşi göç karşıtı politikaların zeminini oluşturuyor. ABD’de yaşanan Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) baskınlarını da Türkiye’de göçmenlere yönelik uygulanan kent kotalarını, seyahat kısıtlamalarını ve linç girişmlerini de bu politikaların izdüşümünde okuyabilmek mümkün. Bir başka deyişle, Ege’deki göçe bakarak dünyadaki göçü görmek pekâlâ mümkün.

Meselenin tamamen mücadeleden yoksun olmadığı aşikâr, beri yandan bolca da nerelerde eksikler olduğunun altını çizdiniz. En başta konuştuğumuz projeniz Skala/İskele’yi de göçü politik bir mesele olarak gündemde tutmayı amaçlayan bir faaliyet olarak düşünürsek, tüm bu olayları nasıl bağlamak istersiniz?
Buradan biraz “Ne yapabiliriz?” sorusuna da gelmek gerekiyor. Ege denizinin hiç olmadığı kadar militarize olduğu, sınır politikalarının dışlayıcılığından azade olmadığımızı göz önüne alınca, “Bu deniz etrafından, Yunanistan ve Türkiye hattından başlayıp genişleyebilecek ulusaşırı bir dayanışmayı nasıl örgütlemek gerekiyor?” sorusu büyük ölçüde hâlâ önümüzde bekliyor. Türkiye’de gündem yoğunluğu meselenin göçe gelmesine müsaade etmiyor, göçü bir politik olgu olarak kendi kurumlarımız ve politik oluşumlarımız içinde dahi gündemleştirmekte zorlanıyoruz. Yunanistan’daysa politik olarak göç artık bir metal yorgunluğuna dönüşmüş halde ve dolayısıyla Türkiye’dekine benzer semptomlar gösteriyor. Bulutları dağıtmak adına bir anekdot ve bir de bu alanda atılmış önemli bir adıma değineyim.
Direnişsizlik normalleşmeyle, normalleşme de insandışılaştırmayla sonuçlanıyor. Filistin’de yaşanan soykırım ve zorla yerinden edilmeyle, dünyada göçmenlere yönelik kapatma, görünmez kılma ve şiddeti meşrulaştırma politikasının arasında bir göbek bağı var.
Uzun yıllardır Midilli’de yaşıyorum. Bir gün evden çıktığımda dışarıda “Ali bana at topu!”, “Yeter be Fatma!” şeklinde bağırışlar duydum. Kendi kendime herhalde memleketi özledim, İstanbul’a gitmenin vakti geldi de böyle sesler duyuyorum derken, seslerin evimizin aşağısındaki okul bahçesinden geldiğini fark ettim. Refakatsiz göçmen çocukların barındığı bir yurdun sakinleri olan 30-40 çocuk, akşamüstü oyun oynamak için okul bahçesine indirilmiş, kendi aralarında ip atlıyor, sek sek çiziyor ve top oynuyorlardı. Farklı Afrika, Orta Doğu ve Asya ülkelerinden gelen bu çocukların oyun diliyse Türkçeydi.
AB-Türkiye Mutabakatı’nın 10. yılını işaret ederken meseleye bir de bu yönden bakmak lâzım: 2024’te, İçişleri Bakanı Yerlikaya Türkiye’de 875 bin Suriyeli çocuğun doğup büyüdüğünü söylemişti. O büyüyen çocukların kendi aralarında bir Lingua Franca olarak kullandıkları dil bugün Türkçe. Çocuk koruma programlarında göçmen çocuklarla çalışan biri olarak da gönül rahatlığıyla göçmenler için birbirleriyle ilişkilenme dilinin Türkçe olduğunu söylemek mümkün.
Bu coğrafyada yaşayan bir göçmen için bugün Türkçe bilmek neredeyse doğal, bir o kadar da hayati. Kiminle konuşsam, Türkiye’nin dört bir yanında yaşamış insanlarla karşılaşıyorum: Mersin’de büyümüş Kobaneli çocuklar zeytin hasadını biliyor, Artvin’de büyümüş Hazara’larsa çayı: Bu yörelerin Türkçe şivesiyle konuşuyor, bu yörede öğrendikleri günlük deyimleri kullanıyor, bu yörelerdeki göçmen çocuk emeğinin sömürüsünü bilerek veya bilmeyerek dile getiriyorlar.
Geri Dönüşüm İşçileri Derneği’nin Başkanı Ali Mendillioğlu, 2021’de geri dönüşüm alanında beraber çalışan yerli ve göçmen işçilerin Ümraniye’deki depoların kapatılmasına yönelik direnişe dair bir konuşmasında birlikte yaşamakta ve çalışmakta beis görmeyen insanları ırkçı saiklerle ayırmanın tehlikesini çok basit bir dille vurguluyordu: “Yoksulların göçmen karşıtlığı risklidir.” Mendillioğlu defalarca orta sınıfların sosyal medya üzerinden ürettikleri sözde kültürel, özde ırkçı dilin aşağılara indiğinde yağma, talan ve linç olarak vuku bulduğunu ve bu söylemleri yayanların da bu şiddet sarmalından azade olamayacaklarının altını çiziyordu.
Ege’deki laboratuvar çalışmaları, AB ülkelerinin vahşi politikalarının zeminini oluşturuyor. ABD’deki Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza baskınlarını da Türkiye’de göçmenlere uygulanan kent kotalarını, seyahat kısıtlamalarını ve linç girişmlerini de bu politikaların izdüşümünde okuyabilmek mümkün. Ege’deki göçe bakarak dünyadaki göçü görmek pekâlâ mümkün.
Bugün hâlâ çocuklarla beraber çalışan biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu adadaki çocuk nüfusuyla neredeyse her zaman çalışma dilimiz Türkçe. Yunanistan adalarına tatile geldiğinizde önünüze balığı koyan bir Midillili Yorgo olabilir, ama arkada pişiren Pakistanlı Sadiq, dükkânı temizleyen Türkmen Aisha, balığı tutansa Mısırlı Mahmoud. Tam da bu noktada bu “görünmez insanlarla” Türkçe konuşmanız çokça mümkün. Bizlerle coğrafyalararası yanyana yaşayan bu görünmez insanlarla ortak geliştirilmeyen bir politik hattın ve mücadelenin ömrü ne kadar uzun erimli, benim için tartışmalı…
Son olarak, mücadeleye dair bir örnek de Midilli-İzmir hattından gelsin. Bu hatta mekik dokuyarak sınır şiddetine dair örgütlü ve kurumsal bir ilişki geliştirmeye çalışan insanlarca örgütlenmiş “Göçmen Haklarının Sınır Aşırı Savunusu” 40’tan fazla kurumun katılımıyla hem Midilli’de hem İzmir’de iki etkinlik kapsamında gerçekleştirilmişti.

hazırladığı podcast serisi “Ege’yi Aşmak”
Tartışmalara sadece Midilli ve İzmir’den değil, Türkiye’nin dört bir yanından, Kürdistan’dan ve Avrupa’nın birçok farklı bölgesinden katılan kurum ve kişilerin ortak bir sorusu vardı: Bu şiddete karşı ulusaşırı örgütlü bir hat nasıl örülür? Tüm etkinliğin kıymeti bugün katılımcı olan kurumların birbirleriyle ilişkilerini otonom olarak ilerletiyor olmasında görebiliyoruz. Örneğin, Çağdaş Hukukçular Derneği ve Legal Centre Lesvos bugün ortak olarak yine Ege denizinde yaşanan bir cinayeti, Barış Büyüksu Davası’nı bugün ortaklaşa olarak müthiş bir titizlikle AİHM’e taşıdılar. Yunanistan’a yöneltilen suçlamaysa tereddütsüz: “cinayet ve insanlığa karşı suç işlemek”. Şu sıralar çalışmalar da Türkiye ve Yunanistan’daki barolar arasında geri itmeler ve sınır şiddetine karşı ortak ve resmi bir protokol geliştirme üzerine yoğunlaşıyor.
Henüz net bir mutabakat olmasa da bu tartışmaların yapılması ve diyalog inşa eden köprülere evrilmesi, bahsini geçirdiğimiz ulusaşırı dayanışmaya dair nüveler olarak kabul edilmeli. Bu nüveleri nasıl daha yaygınlaştıracağımız sorusuysa, önümüzdeki yıllarda tüm dünyada toplumsal muhalefeti asli olarak ilgilendiren bir konu. Zira herkes özgür olmadan kimse özgür olamıyor. Göçmenleri kapsamayan bir özgürlük de oksimoron olmaktan öteye geçemiyor.




