ALTAY MARTI (1963-2017)

Altay Martı
5 Aralık 2022
Desen: Hakan Karataş
SATIRBAŞLARI

Onunla karşılaştığımda, uzun zamandır işkencenin nasıl da hayatımdan çıkıp gitmiş olduğunu, nasıl da artık yaşamıma zarar vermediğini, artık uykularımı hiç bölmediğini hissettim birden. Oysa çok değil, on – on iki yıl önce Diyarbakır’da, o yaralı şehirde çaresiz bir öfke ile hiçlik duyguları arasında gidip gelen, her yeni işkence öyküsü duyduğunda sabahlara dek yatağında kıvranan, olmadık kâbuslar gören ben değil miydim?

Koskoca bir kentten iri adımlarla her şeyi çiğneyerek geçmediler mi? İçerdekileri için için kanatırken, dışardakilerin ayaklarının altından sokaklarını çekmeye çalışmadılar mı? Korku, endişe ve yılgınlık az daha karakterim olmuyor muydu? Az mı şüphe ettim kendimden normal miyim diye? Niçin sarsılıyordum her defasında? Ruhum gerçekte zavallı, çaresiz ve çelimsiz bir çocuk muydu, bu yüzden mi etkileniyordum o gaddar işkence öykülerinden; zayıf mıydım? Bir ben miydim, yoksa bir avuç duyarlı insan olan biz, yaşam delisi, edebiyat tutkunu, tiyatro hayranı bir avuç delikanlı, yani hasbelkader içeriye alınmayan ben ve arkadaşlarım, hepimiz; hepimiz aynı ürkeklikteydik de birbirimize mi söyleyemiyorduk?

Hiçbirimiz diğerine bir şey sormazdı o günlerde; kimse kimsenin içinin derinliklerine inmezdi. Güneydoğu gibi, insanın en önemli özelliğinin mertlik ve cesaret olduğu, kadınların bile yeri geldiğinde gözüpek bir şekilde kavgaya katıldıkları bir yerde hiç kimse kalkıp da evhamlarından, korkularından, kaygılarından bahsedemezdi. Bize yakışmazdı. Kim bilir belki kimileri daha dirençle karşılayabilirdi o gerilimli yılları, ama ben yapamıyordum. Baskılar ve acıların şiddeti ve büyüklüğünden çok, insanda ne yarattığı önemli demek ki! Kim kalkıp da benden taş gibi sert olmamı bekleyebilirdi ki? İnsandım, canım yanıyordu.

Picasso ve Co

Şehrimin güzel insanları hücrelere, cezaevlerine, sorgu odalarına alındıktan kısa bir süre sonra, yavaş yavaş gelmeye başladı ilk işkence haberleri. Diyarbakır’ın bakımsız ara sokaklarında, geniş caddelerinde, yıkık dökük harhotte evlerinde, fakültelerinde, meyhanelerinde, kürsülerle donatılmış kahvelerinde, dost meclislerinde, kapı önlerinde, arkadaş sohbetlerinde, aile oturmalarında, damlara kurulan tahtlarında, kısacası her yerde, o mazlum, bıçkın ve iri kentin tüm gözeneklerinde işkence konuşulur hale gelmişti. Çığlıklar, güneşin yakıp kavurduğu gündüzlerden serin gecelere taşınıyordu:

“Baba ile oğulu yan yana koyup birine cop sokmuşlar. Sonra çıkarıp diğerine yalatmışlar.”

“Erler Nurettin Yılmaz’a ‘Cumhurbaşkanı olacaktın ha!’ diye tokat atıyorlarmış.”

“Bir dolabın içinde filistin askısı varmış. Oraya alıyorlarmış. Askıya aldıktan sonra adamın erkekliğine, başparmağına, memelerine elektrik veriyorlarmış. Telleri vücudun her yerinde gezdiriyorlarmış.”

Belki arkadaşlarım da tek başlarına kaldıklarında, evlerine çekildiklerinde, ıssız gecelerde aynen benim gibi karabasanlarla boğuşup, normal yaşantılarında da etkilenmemiş bir halde davranabiliyorlardı. Bu düşünce beni biraz rahatlatırdı, ama bu durum çok kısa sürerdi. Adım başında vahşet olan bu hayatla bir türlü başa çıkamıyordum.

Fısıltı halinde mişlerle, mışlarla anlatılan bu olaylar şom ağızlı, yeteneksiz bir ihtiyarın ağzından çıkan korkunç masallar gibi gelirdi bana. Bir türlü kabullenemezdim. Bir insanın diğerini kurbanlık koyun gibi bir yere astığına, ona akıl almaz işkenceler yaptığına inanamazdım. “Abartılıyor” derdim. Bir yandan da içimde kesinlikle engelleyemediğim bir korku, tedaviye hiç cevap vermeyen azgın bir tümör gibi yavaş yavaş büyürdü. Ürkerdim. Ben ruhsal çatışmalarımın ilk filizlerini oldukça masum düşüncelerle bastırmaya çalışırken, yıldırım gibi başka öyküler gelirdi:

“Her sabah içtimaya çıkıyorlarmış. Erlere komutanım deme zorunluluğu varmış. İstiklal marşının on kıtasını ezbere okumaları gerekiyormuş. Okuyamayanları sakat bırakana kadar dövüyorlarmış.”

“Bir köpek varmış. Adı Co. Komutanın köpeği. Millete doğru dürüst yemek vermezken, herkesin gözü önünde etle besliyorlarmış onu. Bir sürü adama saldırtmışlar bu köpeği.”

Bilim ve sanatı kutsardım o zamanlar. Arkadaşlarımla birlikte meraklı küçük çocuklar gibi her şeyi öğrenmeye çalışırdık. Brecht, Picasso, Neruda, Lorca, Ruhi Su, Timur Selçuk, Hasan Hüseyin, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Lermontov, Aragon, Enver Gökçe ve bir sürü güzel insanla haşır neşirdik. Hayata bir sanatçı inceliğinde bakmaya çalışıyorduk. Ama burnumuzun dibinde, gözlerimizin önünde öyle pervasızca ve öyle vahşice şeyler yapıyorlardı ki! Kararlıydılar. Gökyüzümüzü, yıldızlarımızı alıp yerine kanlı bir örtü örtüyorlardı. Ancak o zaman anlayabildim ideolojilerin her şeyin üstünde olduğunu. İlkel, insanı hiçe sayan, çıkarcı ideolojilerin sanatı da, bilimi de yerle bir ettiğinin, tüm hayatı kör topal bıraktığının farkına ancak o zaman varabildim. Sis dağılıyordu. İçimde kurduğum sahte inanç anıtları teker teker yıkılmaya başladı, çünkü artık içerden çıkanlar vardı. İlk çıktıklarında hemen çevreye uyum sağlayamayan, günlerini bir süre herkesten uzak, evlerinde geçiren ya da kalkıp başka bir şehre giden bu insanlar birer cesaret, direnç ve sabır anıtları gibi usul usul anlattılar olup biteni. Artık vahşetle yüz yüzeydim. Örneğin, çok iyi halk oyunları oynayan, geçimini badanacılıktan sağlayan, insan iyisi, arkadaşım Mehmet bir çay ocağında anlattı başından geçenleri:

“Dört katlı bir bina. Her katta on hücre var. Bu hücreler tek kişilik, ama biz on on iki kişi kalıyorduk. Betondan bir çıkıntı var hücrenin dibinde, yatak gibi. Önünde de bir o kadar boşluk. Ağır işkence görenleri bu yatağa yatırırdık. Hemen arkada bir tuvalet ve bir çeşme var. Musluk yok. Ana vanayı açıyorlar. Günde beş-on dakika su geliyor delikten. Hepsi bu. Çoğu zaman bize lağım banyosu yaptırıyorlardı.”

Altay Martı (28 Şubat 1963 – ö. 5 Aralık 2017)

Günlük hayatımı sürdürmek zorundaydım. Sorumluluklarım vardı. Öğrenciydim; ders çalışmam gerekiyordu. Çamur gibi bir yoksulluk vardı bir taraftan da, üç-beş kuruş kazanmak için özel ders veriyordum. Beynim ve ruhum bana çok lâzımdı, ellerimin arasından akıp gitmemeliydi ikisi de… Ama ne mümkün! İşkence, ekmek-su gibi girmişti hayatıma. İçimi paramparça ediyordu:

“Felat Cemiloğlu’na bok yedirmişler.”

“Bedii Tan işkencede ölmüş.”

“Mehdi Zana’ya çok ağır işkenceler yapılıyormuş.”

“Necmettin Büyükkaya’yı öldürmüşler.”

“Urfa’nın köylerinden birkaç adam getirmişler. İçlerinden birinin dişi ağrıyormuş. İkide bir gardiyana sesleniyormuş komutanım, komutanım diye. Askerler gelmiş. Adamı kolundan tutup hücre koridoruna getirmişler. Önce bir onbaşı yere yatırıp meydan dayağı çekmiş, sonra da hangi dişinin ağrıdığını sormuşlar. Adam gösterince uzun yuvarlak bir sopa bulup vura vura kırmışlar dişini. Kan boşalmış. Adam bayılmış. İçerden çağırdıkları iki mahkûm adamı taşıyıp tekrar hücreye götürmüş.”

Bedii Tan, Diyarbakır Maarif Koleji’nde benden üst sınıflarda okuyan, bir ara Refah Partisi’nde “parti müfettişi” olarak görev yapan, şimdilerde ise Aydın Menderes’le aynı partide siyasi hayatını sürdüren Altan ağabeyin babasıydı. Mehdi Zana, asıl mesleği terzilik olan, seksen öncesinde Diyarbakır bağımsız belediye başkanlığı yapan, gördüğü ağır işkenceler sonucunda “öldü” diye dedikodusu yapılan son derece kararlı bir siyasetçiydi. Necmettin Büyükkaya, gençliği ‘68 yılına denk düşmüş, İstanbul Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın ilk başkanlığını yapmış, iki yıl boyunca çok kötü işkencelere maruz kalmış, bir cezaevi direnişinde koğuşa düzenlenen operasyonda aldığı kunt darbeler sonucu ölen, Siverekli yoksul bir aile çocuğuydu. (Bunları sonradan öğrendim. Ne garip! Ölümlerinden sonra o kadar çok insanla tanıştım ki!) Halen Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odası başkanlığı yapan Felat Cemiloğlu içerden çıktıktan sonra, lağım suyu içirildiği için tüm dişlerini çektiren, (o zamanlar bu olayı Demirtaş Ceyhun öykü halinde Cumhuriyet gazetesinin ekinde yayınlamıştı), daha sonra 1987 seçimlerinde ANAP’tan Diyarbakır belediye başkanlığına adaylığını koyup kazanamayan, yörenin kalburüstü ailelerinden birine mensup bir işadamıydı. Urfalı köylülerin nesinden bahsedeyim! Adları üzerinde, köylüydüler işte! Doğumlarından itibaren kavrulmuş yüzleri gibi değiştiremedikleri acılı bir kaderi taşıyan, kasvetli bir yaşamın kıyısında her an düşecekmiş gibi duran, dünyaları köyleriyle sınırlı, mazlum, yoksul, çaresiz insanlardı. Ne anlatılabilir ki haklarında! Tüm bunların işkenceciler için hiçbir önemi yoktu. Onlar insanları unufak etmek istiyorlardı. Tanıdığım-tanımadığım, zengin-fakir, siyasi-gayrısiyasi bir sürü insan, insanlık dışı uygulamalarla karşılaşıyor, yaşamdan koparılıyor, aşağılanıyordu. Kum torbalarıyla yapılan işkenceyi anlattılar bana bir keresinde. Vücutta iz kalmasın diye kurbana torbalarla vurup iç organların zedelenmesine, iç kanamaya neden oluyorlarmış. Tamamen bu durumu yaşıyorduk. İçerdekilere kum torbalarıyla vuruyorlardı sanki, çünkü dışarıda biz içten içe kanıyorduk. Ve hiç ışık yoktu. Dünyalı zebaniler, dağ gibi insan bedenlerine üşüşmüş istediklerini yaparken, bana soluğumu tutmak kalıyordu.

Dehşet ve iktidar

“Bizim arkadaşı almışlar tezgâha. Dişlerinin arasına bir kâğıt sıkıştırmışlar. Dünyanın işkencesini yapmışlar. Sonra kâğıdı çıkarmışlar ağzından. Hayret etmişler. Hiç diş izi yokmuş.”

“Kemal Pir’i bir dağ başında sıkıştırmışlar. Her taraftan ateş ediyorlarmış. Üstte de bir helikopter varmış. Kemal Pir yavaşça yere uzanmış. Bacaklarını kaldırmış. Silahını bacaklarının arasına alıp ayaklarıyla kavramış. Helikopterlerin altında bir delik olur. Nişan almış. O delikten pilotu vurmuş.”

Nasıl yaparlar? Aklım almazdı. Sonra o günlerde copla tecavüz iddialarına karşılık, devlet partisi MDP’nin genel başkanı, emekli general Turgut Sunalp’in “copa ne gerek var, elimizde taş gibi oğlanlar var, öyle bir şey olsa onlara yaptırırız” gibisinden bir açıklamasını okuyunca anladım artık. Yaparlar.

Kahramansız bir yaşam düşünülebilir mi? Efsanesiz bir dönem geçebilir mi? İnsanların tüm olumsuzluklara, tüm kötülüklere karşı geliştirdiği bir silahtır efsaneler. Güç verir. Direnç kazandırır. Efsaneler belki de dünyanın en haklı ve en tatlı yalanlarıdır. Diyarbakır’da artık efsaneler anlatılıyordu. Ve o dönemde olan bir olay gelmiş geçmiş tüm efsaneleri tuzla buz edecek kadar etkileyici, bir o kadar da tüyler ürperticiydi. Serseri bir bomba gibi düştü yüreğimizin ortasına:

“Vahşeti ve zulmü protesto etmek için dört kişi kendini yakmış içerde!”

Yangın! Yangın! Tutuşan bedenin ağır ağır erimesi… Kasların alevlerle sarılması… Yanan saçların kokusu… Çığlıklar!.. İnsan sesleri!.. Gökyüzüne doğru bir duman… Dört canın dumanlarının birbirine karışması… Korkularının dört bir yana savrulması.

Dehşet!.. Yangın!.. Yangın!.. İnsan!.. Ah insan!.. Sonra analar!.. Yoksul köylerinde, izbe evlerinde, gecekondu semtlerinde, loş odalarında, çocuklarının gün gelip yanarak öleceklerini hiç aklından geçirmemiş, yüreklerine bir kürek kor atılan analar!.. O anaların yüzümüze tokat gibi inen, dizimizin bağını çözen, içimizi yerden yere vuran ağıtları: “Uy havaaaaaaaaaar, havar, havar, havar, havar…”

Ve sonunda kadınlar!.. Kadınlara da kıydıklarını duydum. Kokusu, biçimi, dokusu farklı, doğu gibi bir yerde kutsanmış, uğruna namus cinayetleri işlenmiş, körpecik, dupduru kadın bedenleri azgın ve erkek işkence aletlerinin önünde çırılçıplak soyuluyor ve sonra darmadağın edilip et yığınlarına çevriliyordu. Kadınının üzerine titreyen gerçek sevgililer çok iyi bilirler. Kadınların kendilerine özgü kokuları vardır. Kimi bebek ağzı gibi kokar, kiminin kokusu onlarca dağ çiçeği karışımıdır. İşkenceciler bu kokuyu bir tarafa fırlatıp yerine kan, pislik ve karanlığın kokusunu bulaştırıyorlardı kadınlarımıza. Erkek kurbanlardan farklı olarak çoğu acının ötesinde utanç duyuyordu, eminim. Elle, gözle, sözle sarkıntılık ediliyordu hepsine. Copla vajenleri, barsakları ve güzel çocukların can tutacağı rahimleri parçalanıyordu. Nasıl yaparlar? Nasıl yaparlar? Aklım almazdı. Sonra o günlerde copla tecavüz iddialarına karşılık, devlet partisi MDP’nin genel başkanı, emekli general Turgut Sunalp’in “copa ne gerek var, elimizde taş gibi oğlanlar var, öyle bir şey olsa onlara yaptırırız” gibisinden bir açıklamasını okuyunca anladım artık. Yaparlar. Bunlar her şeyi yaparlardı, çünkü güçlerini bizzat iktidardan alıyorlardı; çünkü işkence yaptıklarında, birinin kolunu kanadını kırdıklarında, iktidarla özdeşleşiyorlardı. Bunlar her şeyi yapardı.

Altay Martı Fesat kadrosuyla, sol altta

Katıldığım ortamlarda, dost sohbetlerinde, işkence konusu açıldığında insanların tepkisini gözlerdim kimseye belli etmeden. Kimsenin ürktüğünü ya da kaygılandığını göremezdim. Sonra dönüp kendime baktığımda, duygularımı, düşüncelerimi pek açığa vurmadığımı, konuşulan her şeye soğukkanlılıkla katıldığımı görürdüm. Belki arkadaşlarım da tek başlarına kaldıklarında, evlerine çekildiklerinde, ıssız gecelerde aynen benim gibi karabasanlarla boğuşup, normal yaşantılarında da etkilenmemiş bir halde davranabiliyorlardı. Bu düşünce beni biraz rahatlatırdı, ama bu durum çok kısa sürerdi. Adım başında vahşet olan bu hayatla bir türlü başa çıkamıyordum. Biri bitmeden diğeri başlıyordu işkence öykülerinin. Balıkçılar Başı’nda serin bir akşamüstü, bir kahvenin damında içtiğim çay boğazıma dizile dizile Süleyman’ı dinliyordum örneğin:

“Cezaevinde bir gün iki asker gelip beni dışarıya çıkarmaya çalıştı. Bunu bir-iki gün önce de yapmışlar, bizim koğuştan birini götürüp biriki saat sonra da bırakmışlardı. Direndim. Ranza ayağı mıydı, kapı kenarı mıydı hatırlamıyorum, bir yere tutundum. Ellerindeki kalaslarla vurdular, botlarıyla tekmeleyip kan içinde bıraktılar yüzümü. İlle de götürmek istiyorlardı. Sonunda baktılar ki kene gibi yapışmışım yere, vazgeçtiler. Bir tanesi alaylı bir şekilde gülerek şunları söyledi bana: Aferin lan! Götün kıymetliymiş!”

Öyle bir an geldi ki artık sıradan işkenceleri anlatmak ve dinlemekten bıkmıştı insanlar. Neredeyse gerçeküstü öyküler anlatılır olmuştu:

“Adamı askıya almışlar! Kaldır ulan malı! demişler. Becerememiş adam. Ahu Tuğba’yı düşün lan! demişler. Sonuçta ereksiyon gerçekleşmiş. İnce mil gibi bir camı penisten içeriye sokmuşlar, sonra da copla hızla vurmuşlar. Cam içerde paramparça olmuş.”

Öyle bir ortamda, o durumda hiçbir erkekte ereksiyon olamayacağını düşünerek anlatılanları abartılı bulurdum. Ama yine de içimde bir kuşku olurdu. Ya yapıyorlarsa? Hatta, o yıl anatomi sınavlarına hazırlanırken psikolojik olarak, uzun bir süre, erkek genital organlarını çalışamadım. Ne zaman kitapta o bölümü açsam elimde olmadan terliyordum.

Kum torbalarıyla yapılan işkenceyi anlattılar bana bir keresinde. Vücutta iz kalmasın diye kurbana torbalarla vurup iç organların zedelenmesine, iç kanamaya neden oluyorlarmış. Tamamen bu durumu yaşıyorduk. İçerdekilere kum torbalarıyla vuruyorlardı sanki, çünkü dışarıda biz içten içe kanıyorduk. Ve hiç ışık yoktu. Dünyalı zebaniler, dağ gibi insan bedenlerine üşüşmüş istediklerini yaparken, bana soluğumu tutmak kalıyordu.

Kimdi bunlar?

Sadece Diyarbakır değil, ülkemin hiç gidemediğim şehirlerinden de oluk oluk işkence haberleri geliyordu. O dönemin gazeteleri sınırlı da olsa işkence olaylarına yer veriyorlardı sütunlarında. Ve Ankara’da kömür gibi simsiyah bir gecede, çok sevdiğim bir arkadaşım, Mamak’ta yatıp çıkan ağabeyini anlatıyordu. Çıktığının ilk günü evde banyo yaparken annesi girmiş içeriye. Kim bilir belki de onun gözünde hâlâ küçücük masum bir çocuk olan otuz yaşına yaklaşan oğlunu kendi elleriyle yıkamak istemiş. Sırtını keselemeye yeltendiğinde, henüz kapanmamış olan işkence izlerini görünce çığlık çığlığa kaçmış banyodan. Bunu dinlediğimde o gül yüzlü kadının yüreğini düşünmüştüm. Nasıl dayansın? Ellisinin üstünde, yılların çabasıyla yorgun düşen bir kadın niçin bir hafta yemeden içmeden kesilsin? Neden, acıtırım korkusuyla on beş gün oğlunu sımsıkı kucaklayamasın? Devlet, neden o zamanlar ülkeyi nasıl yönettiğini bir gencin dağlanmış sırtından öğretiyordu anasına? Neden? Bunu beyninizin neresine sığdırabilirsiniz? İçiniz bunu nasıl alır?

Peki kimdi bu insanlar? Savunmasız, çırılçıplak insanlara nasıl ve ne adına yapabiliyorlardı bu vahşi işkenceleri? Birilerini hayvan gibi bir yerlere kapatmakla kimlerin yaşamını garanti altına aldıklarını düşünüyorlardı? Kavgaların teke tek yapıldığını ve adil olması gerektiğini hiç mi öğretmemişti Anadolu onlara? Yaptıkları aynı zamanda bir kalleşlik değil miydi? İnsanın doğasında eziyet etmek var mıdır? İçinde her an ipini koparabilecek bir canavar mı besler insan? Kimdi bu insanlar? Çocuklarına ayakkabı alırken pazarlık yaparlar mıydı? Canları, örneğin, dondurma çeker miydi? Yağmur sonrasındaki toprak kokusu hoşlarına gider miydi? Baharın gelmesi umurlarında mıydı? Doludizgin sevişirler miydi? Çocuklarıyla kovboyculuk oynarlar mıydı? Alıp başlarını bir yerlere gitmek isterler miydi bazen? Nerelerde yaşadılar çocukken? Nasıl bir aile ortamında büyüdüler? Ne zaman başladılar bu işe? İşkence yapmak mesai saatleriyle sınırlı bir iş miydi? Sabah geç gelince amirleri kızar mıydı? Ara sıra takdirname aldıkları olur muydu? Kullandıkları aletleri kim temin ediyordu? Hangi bütçeden para ayrılıyordu bu aletlere? Eve alınan yeni bir aleti tanımak ister gibi mi davranmışlardı ellerini ilk manyetoya attıklarında? Filistin askısını sağlam mı diye kontrol ettikleri olur muydu? Bütün duygu ve düşüncelerini işkence yaptıkları o loş, nemli, karanlık hücrelerin bir köşesine mi gömmüşlerdi?

Buna benzer bir sürü soru dolanıp dururdu beynimde, hiçbirine cevap bulamazdım. Bazı insanların yüzüne baktığınızda, davranışlarını, yürüyüşünü gördüğünüzde ne iş yaptığını tahmin edebilirsiniz. Onca zaman çevreme baktım o dönemlerde. İşkenceciliği kimseye konduramadım. Hiçbir insanın işkenceci olduğunu gösteren özel bir iz veya işarete rastlayamadım. Tüm sorularımın cevabını önce o zaman yayınlanan bir Nokta dergisi verdi. Kapağında senin benim gibi bir insanın fotoğrafı vardı. İşkence yöntemlerini tarif ede ede, aletleri tanıta tanıta, her şeyi anlatan bir polisti bu. Çok kötü oldum. Ben, tuhaf, en azından çirkin birini beklerken herkes gibi bir insan çıkmıştı karşıma. Gayet soğukkanlı bir şekilde kendi akrabasına bile işkence yaptığını anlatıyordu. Sonra Vedat, mahallenin çocuğu, içerdeki işkencecibaşını anlattı:

“Sabah içtimasında gelip hal hatır sorardı. Birileri cevap vermeye kalktığında aniden olmadık bir hareket yapardı. Sağı solu hiç belli olmazdı. Ara sıra ‘Ruslar zamanında benim ninemin memelerini kesip tesbih yaptılar’ gibisinden bir şeyler anlatırdı. Bazen de elinde bir avuç hapla gelir ve ‘bakın sizin yüzünüzden bir sürü ilaç kullanıyorum’ diyerek yutardı hapları. Genellikle bizi erlere dövdürtür, ara sıra da kendisi döverdi. Sonra da karşımıza geçip ‘ben burada hepinizi öldüremem, hiç değilse çoğunuzu sakat bırakmak istiyorum’ derdi.”

İşkencecinin kim olduğunu anlayınca büyük bir panik yaşadım. Aramızdaydılar. Belki de bir lokantada yan yana masalarda yemek yiyorduk, ya da aynı dolmuş durağında bekliyorduk. Belki de yağmurlu bir günde koşarak aynı balkonun altına sığınıyorduk ikimiz de. Aramızdaydılar. Sokaktaydılar. İnsan içine karışarak kendini onarmaya çalışan, içerden yeni çıktığı saçlarının kısalığından anlaşılabilen bir kurbanlarını görüp kimselerin hissedemediği bir haz alıyorlardı belki de. Karakterlerini biliyordu artık, ama gizliydiler. Bir de şu var. Kadınların işkence yaptıklarına hiç tanık olmadım o güne dek. Bazı pis işler gibi işkence de erkek işiydi. Ne olduklarını öğrendim de bir şey mi oldu? Hayır! Sadece paranoyam arttı.

Desen: Derya Sayın (Altay Martı’nın ‘Gurri gurri kaka… Ya da Kel Fetö” öyküsü için, Express, sayı 25, 16 Temmuz 1994)

Bir sigara içimi

Masallarla büyüyen çocuklar gibi, biz de işkence öyküleri ile yetişen gençler olmuştuk o dalları tek tek kırılan buğulu şehirde. Kimin ne zaman ve niçin alınacağının belli olmadığı kalleş bir zamanı yaşıyorduk. İnsanın bir bacağının sakat, bir gözünün kör olduğunu kabullenir gibi kabullenmiştik işkenceyi. Kronik bir hastalık gibiydi. Ya da ara sıra insanı yoklayıp düşle gerçek, yaşamla ölüm sınırlarında gezindiren ani bir kalp kriziydi. Sinsice gelir, canımızı yakar, sonra çekip giderdi. Ama hep iz bırakırdı arkasında, bir de endişe!..

1987 yılında Diyarbakır’dan ayrıldım. Meslek sorunları, geçim mücadelesi derken zaman geçip gitti. Bu süre içinde yüzlerce işkence olayı okudum basında. Ama nedense eski etkiyi yapmıyordu. Yabancılaşıyor muydum, duyarsızlaşıyor muydum, yorulmuş muydum? Yüreğimin yarısı, ekmeğini yediğim, suyunu içtiğim, ülkemin mahzun toprağı güneydoğuyu insanlarıyla, dağlarıyla, taşlarıyla, ırmaklarıyla, türküleriyle, ağıtlarıyla, bulutlarıyla, halaylarıyla, kısacası hepten askıya almıyorlar mıydı? Ne olmuştu bana?

İşkencecinin kim olduğunu anlayınca büyük bir panik yaşadım. Aramızdaydılar. Belki de bir lokantada yan yana masalarda yemek yiyorduk, ya da aynı dolmuş durağında bekliyorduk. Belki de yağmurlu bir günde koşarak aynı balkonun altına sığınıyorduk ikimiz de. Aramızdaydılar. Sokaktaydılar.

Onunla karşılaştığımda bütün yaralarımın kabukları birer birer koptu. Daha önce görev yaptığım bir doğu kasabasında tanışmıştık. Öyle uzun boylu oturup konuşmuşluğumuz yoktu. Doğuda yaşasaydınız bilirdiniz; sözsüz ama sağlam birçok dostluk oluşur kendiliğinden. Tokalaşmanızdan, selam verişinizden, hatta bakışınızdan bellidir nasıl bir insan olduğunuz. Kanınız kaynamışsa birbirinize tamam. Bir sıcak yürek dostluğu daha başlamıştır artık. Selahattin de böyle bir arkadaştı işte. Başını hafif öne düşürerek ve kamburunu çıkararak yürürdü doğup büyüdüğü sokaklarda. Bir yıl önce o sokaklar tankla, topla çiğnendiği için kalkıp İstanbul’a göç etmişti. Bunu ortak bir tanıdığımızdan laf arasında öğrenmiştim. Şimdiyse telefonun öbür ucundaydı. “Biraz rahatsızım abi” diyordu, “bir doktora ihtiyacım var”. Ne olduğunu sordum. Gelince anlatacağını söyledi.

Ertesi akşam oturmuş gazete okuyorken kapım çalındı. Açtım. Gelen oydu. “Çabuk buldum abi, kolay bir yerdeymiş evin” dedi gülümseyerek. Gözleri yine aynı ışıltılı gözlerdi. Küçücük sıska bedeni, kısacık boyuyla, eğri büğrü bir heykel gibi duruyordu karşımda. Kucaklayıp yanaklarından öpmek için eline sarıldım. Aman Allahım! Elleri cansızdı. “Ne oldu?” diye bağırdım telaşla. Tutup içeriye çektim. “Anlatırım abi” dedi soğukkanlılıkla. Üstünden ceketini aldım. Diğer eli de öyleydi. Her iki elini de kullanamıyordu. Pis bir ağrı saplandı mideme. Geçip koltuğa oturdu. “Telefonda söylemedim, içeriye aldılar abi…” dedi, “yirmi bir gün kaldım, sonra bıraktılar”. Suçun neydi diye sormadım. Yirmi bir günde bıraktıklarına göre hiçbir suçu yoktu ve bu haldeydi. Peki ya bir de onların gözünde suç işlemiş biri olsaydı? İçimde çok sıcak bir öfke dolaşmaya başladı. Gerilen yüzümü sanki bir etkisi olacakmış gibi ellerimle tutmaya çalışıyordum. O ise yaşlı bir bilge olgunluğunda yavaş yavaş, bazen de hüzünlü bir gülümsemeyle anlatmaya devam ediyordu başına gelenleri. Filistin askısına almışlar.

Tazyikli su sıkıp elektrik vermişler. Direnmiş. Asılsız suçlamaların hiçbirini kabul etmemiş. Onu dinlerken odaya ağır ağır bir duman çöküyordu. Sesi uğultu gibi uzaktan geliyordu. Ellerine bakmamaya çalışıyordum, ama gözüm ister istemez kayıyordu. Koltuğun her iki tarafında, bilekten bükülmüş, aşağıya sarkmış iki el… Tüm parmaklar ortalarından kıvrılmış. Pençe gibi… Bir zamanlar tuttuğunu kavrayan, kadınını okşayan, kalem tutan, çocuk saçı karıştıran bir insan elini hayvan pençesine çevirmişlerdi.

Bir ara sigara istedi. Kalkıp bir tane yakıp, hafifçe kımıldayabilen iki parmağının arasına eğreti bir şekilde sıkıştırdım. Sigara boşlukta gibi duruyordu parmaklarının arasında ve aklımdan kurşun gibi bir eski Diyarbakır işkencesi geçti. Liseden sıra arkadaşım Cevdet’in sesi yankılanıyordu odada:

“Birdenbire koğuştaki tüm sigara paketleri toplanırdı. Hepsi sayılır, üzerlerine sahiplerinin isimleri yazılır, bir çuvala doldurulurdu. Çuvalı götürüp kapı önüne koyarlardı. Üç-beş gün içemezdik. İçerden sigara istekleri artınca yüzbaşı gelir, önce tüm koğuşun pencerelerini kapattırır, askerler sigaraları dağıttıktan sonra da, herkesin her eline ikişer sigara almasını ve hepsini aynı anda yakmamızı isterdi. Herkes ellerindeki dörder sigarayı aynı anda içmek zorundaydı. Birazdan koğuşta dumandan göz gözü görmez, boğulur gibi olurduk. Sigara içimi bitene kadar kapının arkasında bekler, bizi seyrederdi yüzbaşı.”

(Burada sözü edilen yüzbaşı daha sonra İstanbul’da bir halk otobüsü içinde vuruldu. Öldürüldüğünde binbaşıydı.)

Plexus Brachialis

Çok derin içiyordu sigarayı Selahattin. Eskiden sık sık duyup şaşırdığım, korktuğum bir işkence olayı daha anlatılmıştı işte. Yine karşımda engizisyon geçmişi olan biri vardı. Onun bedenini yakmış, yıkmış, elini kolunu sakatlamışlardı. Bense devletten bir fiske bile yememiştim. Aynı şehirde, aynı zamanı yaşamıştık, ama çok farklıydık. Benim tuvalete gittiğim, yemek yediğim, televizyon seyrettiğim, çay içtiğim, ders çalıştığım, evden çıkarken ilk adımımı attığım, sokaklarda özgürce dolaştığım herhangi bir anda ona işkence yapılıyordu. Suçluluk duyuyordum. “Nasıl dayanabildin Selahattin?” diye soruverdim birden, “ben olsam çok kötü olurdum herhalde” dedim. Gülümsedi. “Yok abi…” dedi, “ben de öyle sanırdım başıma gelmeden önce, ama orada insan çok tuhaf bir güç kazanıyor, kendini programlıyorsun sanki. Acı çekeceğim diyorsun, ama biteceğini de biliyorsun. Hepsi bu.”

Gittikçe ağırlaşıyordum oturduğum yerde. Kollarım uyuşuyordu. Benden tedavisi için yardımcı olmamı istiyordu. Kalkıp ellerini muayene ettim. Ah o ellere bir dokunabilseydiniz, içiniz yanardı. Yeni ölmüş ve hâlâ sıcaklığını kaybetmemiş küçük birer kuş gibiydi elleri. Daha önce gittiği doktor elektromyelografi çektirip fizik tedavi önermiş. Raporu ceketinin iç cebinden çıkarıp okudum: Koltuk altında bulunup ellere ve kollara giden, onların hareket etmesini ve duyularını almasını sağlayan sinir paketleri, plexus brachialisler, iki taraflı felç olmuştu. Lanet olsun! Lanet olsun! Bütün vücudum ürperiyordu. Ona fizik tedavi uzmanı bir arkadaşım olduğunu ve gerekli tedaviyi yaptırabileceğimizi söyledim. Yüzünden hiç eksik olmayan gülümsemesinin bile örtemediği bir kaygıyla “Tamamen iyileşir mi peki abi?” diye sordu. “Afedersin tuvalet ihtiyacımı bile göremiyorum. Yemek yiyemiyorum. Kaşığı tutamıyorum.”

Yemek! Yemek! Yine on – on iki yıl öncesine döndüm. Yine bir öykü başlamıştı beynimde. Anlatanın yüzünü seçemiyordum: “Yirmi dört saatte yarım asker tayını veriyorlardı adam başına. Tabldot tepsilerinin dört gözünü yağsız tuzsuz herhangi bir yemekle dolduruyorlar ve

yanında iki veya üç tane sapı olmayan metal veya tahta kaşık veriyorlardı. Dönüşümlü olarak on kişi bir arada yiyorduk yemeği.”

“Tamamen iyileşir mi abi ha?” Cevap vermediğimi görünce daha yüksek sesle soruyordu Selahattin. Ümit vermek istemedim. “Büyük oranda düzelecek” diyebildim. Sonra kalkıp bir çay demledim. Bir saat kadar daha oturduk. Onun sevgili ilçesinden bahsettik biraz. Ortak dostlarımızı andık. Gece ilerlemişti. Kalkmak için izin istedi. Yavaşça kapıya doğru yöneldik. Ceketini giymesine yardımcı oldum ve iki gün sonra buluşabileceğimizi söyledim. “Her şey için teşekkür ederim abi” dedi mahçup bir ses tonuyla. İçim acıyarak gülümsedim, “ne yapabildik ki Selahattin” dedim içimden. Cansız elini uzattı tokalaşmak için. Utandım. Omuzlarından tutup göğsüme bastırdım bedenini. Yanaklarından öpüp uğurladım. Her zamanki gibi başı hafif öne eğik, kamburunu çıkararak sakin adımlarla merdivenlere doğru yürümeye başladı. Arkasından bakmadım.

Kanım akıp gitmiş, bedenim tükenmişti sanki. Kapıyı örtüp duvara yaslandım. Bacaklarım çok halsizleşmişti. Gözlerimi kapatıp birkaç dakika öylece kaldım orada. Sonra yavaş yavaş odaya doğru yürüdüm. İçeriye girdiğimde, gençliği tam ortasından vurulmuş, tüm coşkuları elinden alınmış, bedenlerine ruhlarına çullanılmış benim kuşağımdan bir sürü insan yıllarca öncesinden kopup geldiler ve unuttuğum bir öyküyü anlattılar bana hep bir ağızdan. Sesleri toprağın altından geliyordu ve o sırada kötü bir el benim gözlerime siyah bir bağ bağlıyordu sımsıkı bir şekilde:

“Sabahları tüm koğuşları avluya çıkarırlardı. İçtima ve eğitim için. Bir-iki tur atardık… Marşlar söylerdik… İstiklal marşı… Harbiye marşı… Onuncu yıl marşı… Uçak kaçıran şeriatçı bir hava korsanı vardı içerde. O da tutukluydu, ama ödüllendirmişlerdi. On sekiz yaşından küçüklerin olduğu koğuşlara gardiyanlık ve hocalık yapardı. Eğitim veriyordu orada. Marşlar yazan tuhaf biriydi. Onun yazdığı marşları da okurduk. Biri şöyleydi örneğin. Tarihi çevir nal sesi, kısrak sesi bunlar / Delmiş Roma’nın bağrını mızrak sesi bunlar. Bir-iki tur atıp koştuktan sonra ya üstümüze köpekleri saldırtırlardı. Ya da kalaslarla sayıları bizden fazla olacak şekilde komando askerleri çıkardı ortaya. Sopalarla rastgele girişirlerdi. Herkes, yıkılıncaya dek dövülürdü. İki yolcu otobüsünün çarpıştığını, yolcuların dört bir yana savrulduğunu düşün. Birazdan ortalık aynen o hali alırdı. Kafası kırılanlar… Ağlayanlar… İnleyenler… Sonra bir pencereden hortumla soğuk su sıkarlardı üstümüze…”

Tanrım! Seksenden bu yana onca zaman geçmişti. İşkence hep hayatımdaydı. Plexus brachialis felci kapımdan az önce çıkıp gidiyor, yerine eski Diyarbakır işkenceleri çat kapı çıkıp geliyordu. İşkence beynimdeydi. İşkence odamın ortasındaydı.

Express, sayı 34, 17 Eylül 1994

^