BOŞLUĞU DOLDURULAMAYAN BİR SES: EVRİM ALATAŞ VE MİZAHI

Söyleşi: Siren İdemen
12 Nisan 2022
SATIRBAŞLARI

“Mayoz bölünme” adı nereden çıktı?

Evrim Alataş: Bu bir mizah kitabı ve adının da mi­zahi bir yanı olması lâzımdı. Kara mizah geleneği vardır ya Türkiye’de, öyle olmasın, tamamen mi­zahi olsun istiyordum. Bunlar eninde sonunda –öyle deniyor ya– “bölücülük” hikâyeleri; derken, mayoz bölünmeye, mitoz bölünmeye geldim… Böyle bir espriyle düşündüm, en cazibi o göründü. Kitabın kapağındaki tuzluk da bir dönem gün­deme oturmuştu, herkesin bildiği gibi, o tuzluklar toplatılmıştı. Tuzluk bu süreci iyi tanımlayan bir şey diye düşündüm. Sarı-yeşil-kırmızı bayraklar, ti­şörtler vs. de çok toplandı… Ama, “sarı-yeşil-kırmızı”yla ilgili ne düşünseniz bir ciddiyet boyutu çı­kıyordu mutlaka. Tuzluk durumu kurtarıyor.

Kitapta büyük ölçüde gazetelerden, mahkeme kayıtlarından derlediğin tanıklıklar var. Bu olay­ları derleme fikri nereden çıktı?

Bir kere temelde kendi hikâyem var, o da çok abuk sabuk bir şey. Çocukluğumuzda köyde yaşadığımız komikliklerden, Diyarbakır’a gazeteci ol­maya gidip “bölücü örgütü derleyip toparlamak üzere sorumlu gönderilmiş kişi” sıfatıyla yargılan­mama kadar bir sürü olay. 1993’te öyle bir dava oldu, evinde kaldığım kişiler de bana yardım yataklık etmişler, o çekirdek ai­le ve ben örgüt sorumlularıymışız. Her şey çok komikti.

Gülmeyi çocukluğumdan aldığımı düşünüyorum. Küçükken bizim köy hep basılardı ve her baskın ciddi bir komiklikti. Cemselerle falan gelir­ler, hurra bütün köy basılırdı… Komik sorular sorarlardı. Çocukları bir kenara çeker sorarlar ya, “sizin eve geliyorlar mı?” Laf aramızda, akşamları gelirler­di, ama biz derdik “yok, gelmiyorlar”…

Yaşarken de bunlar sana komiklik duygusu veriyor muydu, yoksa sonradan üzeri­ne düşününce mi mizahını yapıyor­sun?

Ben gülmeyi çocukluğumdan aldığımı düşünüyorum. Küçükken bizim köy hep basılan bir köydü ve her baskın bir komiklikti zaten, ciddi bir komiklikti. Te­peden görürdük, cemselerle falan gelir­ler, hurra bütün köy sarılırdı… Komik sorular sorarlardı. Çocukları bir kenara çeker sorarlar ya, “sizin eve geliyorlar mı?” Laf aramızda, akşamları gelirler­di, ama biz derdik “yok, gelmiyorlar”…

Peki, yaşarken de, sıcağı sıcağına, bunların mavrası yapılır mıydı?

Öyle bir kültür vardı, o kültürün devamı bu hikâyeler. Bir de tabii gazetecilikten dolayı çok sık karşılaştığımız şeyler var. Saçma sapan bir sürü hikâye. Yardım-yataklık davalarının yüzde 80’i komiktir zaten.

Olayları nasıl bir yöntemle derledin?

Bu çalışmayı 2000 yılında, Diyarba­kır’da olduğum dönemde yaptım. Ön­celikle, avukatlarla, mağdurlarla görüş­tüm, gazete taramaları yaptım, mahke­me kayıtlarına baktım… Aslında, bu cilt cilt olabilecek bir şey. Sadece “sarı-yeşil-kırmızı”yla ilgili bir cilt çıkar, “çanakların (Med-TV’nin seyredilebilmesine yarayan çanak antenler) indirilme­si operasyonlarıyla ilgili bir cilt çıkar. Bir süre sonra, hikâyeler birbirine benzediği için birçoğunu eledim, sembolik olanları aldım…

Gülmeyi aileden, kültürden aldığını söylüyor­sun… Ama bugüne kadar, bu konularla alâkalı hikâyelerde, filmlerde genelde bir ağırlık, hatta ağıt havası var. Kürt edebiyatında aşk hikâyeleri de imkânsızlıkların, trajik olayların hikâyesi… Bu kitapta mizahi dille anlattığın hikâyelerse çok acı olaylar. Genelde, bu tür konuların mizahı pek yapılmıyor…

Bu, Doğu toplumuyla ilgili bir şey. Aslında, Doğu da değil, Ortadoğu toplumuyla ilgili. Mezopotamya’da, Ortadoğu’da, Kürtlerde, hiçbir aşk mutlu bit­mez, mümkün değil, aşk olmaz o zaman. Acılar anlatılır, ama gülme içerdendir, içinden gülünür. Güleceksek, biz kendi aramızda güleriz.

Yani mizah mahrem alana özgü…

Tabii, mahremiyettir. Yeni yeni çözülen bir şey bu. Ben de “acaba doğru mu yapıyorum” sorusunu çok sordum kendime. Çünkü devam eden bir so­run var, bitmiş bir şey değil. Kürtlerin edebiyatıyla, sanatıyla, mizahıyla böyle bir sıkıntısı var. Aslında genelde, önce yangın söner, diner acı, ondan sonra bakar geçmişe ve yazarsın. Yangının içindeyken, kendi yaralarınla uğraşırsın. Ne gülebi­lirsin ne ağlayabilirsin ne de ağlattırabilirsin… Bu biraz Kürtlerin yaşamıyla ve kesintiye uğramadan devam eden trajedisiyle ilgili. Sarı-yeşil-kırmızı ka­zak giydi diye küçük bir erkek çocuğunu polisler gözaltına alıyorsa, sadece gözaltına almıyorlar, onu dövüyorlarsa… Bu dövme kısmına gülebilir miyiz? İşte kara mizah burada, karası burada yani. Biz Kürtler kendi halimize de gülüyoruz aslında. Bunda, bence bir erdem var. Erdem bende değil, bunu böyle anlatanlarda erdem var. Yıllardır böyle yaşanmış, otorite böyle tanınmış: “Otorite döver, bense gülerim, yediğim dayak da olsa gü­lerim.” O anlatılardaki rahatlık beni rahatlattı. Bir de, “düşmanınla” benzeşmemek, aynı dili kullan­mamak lâzım. Ezilenlerin ya da mücadele edenle­rin başka bir dilinin olması lâzım. Kendine gülme de olsa, karşısındakine gülme de ol­sa, içinde erdemle, dirençle, onurla beslenen bir alternatif dil, kendi dilin olması lâzım. Bu kitaptaki, bir anlam­da, Kürtlerin dili. Kürtler kendilerine güldüğü, gülebildiği için bu dil çıkabildi ortaya.

“Düşmanınla” benzeşmemek, aynı dili kullan­mamak lâzım. Ezilenlerin ya da mücadele edenle­rin başka bir dilinin olması lâzım. Kendine gülme de olsa, karşısındakine gülme de ol­sa, içinde erdemle, dirençle, onurla beslenen bir alternatif dil, kendi dilin olması lâzım. Bu kitaptaki, Kürtlerin dili.

Yaşadığın en ağır, en acı şeylere gü­lebilmek seni daha güçlü kılan, güç­lü hissettiren bir “silah” da aynı za­manda… Öyle bir yanı da yok mu mi­zahın?

Çok doğru. Bir zaman sonra, gerçek­ten eğer bu ülke, ne diyeyim, tanrı yardımcımız olur da demokratikleşir­se, otuz yıl sonraki kuşakların algıla­yamayacağı pek çok şey yaşandı. Bu devlet, 12 Eylül döneminde kırmızı di­ye uçurtmaları topladı. Çok komik ge­lir şimdi dinleyenlere. Bu kitap bir bel­ge bence. Kürtlerin muhalifliğini, er­demliliğini, kendilerine gülebilmelerini anlatıyor, bir dirençtir tabii. Kendine gülebilmek, yaşadığına gülebilmek di­rençtir. 1993’te eve baskın yaptıkla­rında bizi öldüreceklerini düşünüyor­dum. Çünkü o dönem öyle bir dönem­di. Burada mı vuracaklar, yoksa götürüp başka bir yerde mi öldürecekler diye birbirimize bakıyorduk. “Niye öl­dürsünler, ben bir şey yapmadım ki” diye düşünemiyorsun. Savcılığa çıkarı­lıyorsun, savcı sana “yahu kızım çok da küçükmüşsün, hadi ben seni kur­tarayım” diyor, ben savcıya minnet du­yuyorum. Bu, böyle bir sistem… 18 yaşındayım, savcı örgütü toplamaya gelmiş diye dava açıyor. Sonra da seni kurtarayım diyor. Ne kadar komik bir şey aslında. Merhamet­ten faydalanıyorsun.

Kürtçe mizah dergilerinde durum nasıl, bu konular işleniyor mu?

Kürtçe mizah dergileri dönem dönem oldu, ilk Tewlo vardı, Musa Anter’ler çıkarıyordu, sonra kapandı. Ondan sonra Pîne çıktı. Pîne diyoruz ama, o da Özgür Gündem gibi, Özgür Gün­dem, Yeniden Özgür Gündem, 2000’de Öz­gür GündemPîne de öyle oldu, Pîne, Ze Pîne, bilmem ne Pîne… Şimdi Kürtçe stand-up var, Kürtçe mizah kitapları yeni bir şey.

“Bir Diyarbakır tutkum var. Diyarbakır mazlum ve dirençli bir şehir. Büyüleyici bir şehir, sizi besleyen, sizden beslenen bir şehir.”

Kürtçe değil de Türkçe yazmanın sebebi ne?

Kürtçe bilmediğim için. Kürtçeyi çok az biliyorum. Ben Malatyalıyım. Nenem Türkçe bilmezdi, annemle babam Kürtçe, Türkçe ikisini birden bildi­ler, biz sadece Türkçe konuşuyoruz.

Asimilasyon böyle bir şey herhalde… Sence, genç kuşakta ana dile sahip çıkma, öğrenme, geliştirme çabası var mı?

Ben Kürtçeyi Malatya’dan İstanbul’a göç ettikten sonra, kendi çabamla öğrendim. Malatya’nın Kürtçesi de farklıdır, içinde çok fazla Türkçe var. Bir hocadan gramer dersi alıp biraz Kürtçe öğrendim, ama Kürtçeyi okumak, yazmak başka bir şey. Günlük yaşamda kaçınılmaz olarak Kürtçe kullanılıyor, fakat Kürtçenin akademik dil sıkıntısı var. Ben dilbilimci değilim, gözlemlerime dayanarak söylüyorum, yanılabilirim. Kürtler daha köylü bir hayat sürdükleri için, kentleşmeyle birlikte or­taya çıkan bazı kavramların dilde karşılıkları yok. Akademik dil yeni yeni oturuyor. Her konuda suç­lu devlet değildir. Gençlerin de ilgisinin olması lâ­zım. Aydın kavramının da yeni yeni şekillenmesi konuyla bağlantılı. Şöyle bir sıkıntı var, Diyarbakır için söylüyorum özellikle, aydın kim? Doğan Med­ya Grubu’nda yazanlar mı? Otuz-kırk yılını edebiya­ta veren, ama sesini duyuramayanlar mı? Kendini var etmeye çalışan ve yaşadığı küçücük evde ölüm haberini aldığımız insanlar mı? Aydın kim? Popüler medya, Kürtleri de Kürt gençlerin ufkunu da etkiliyor. Popüler medya almış başını giderken, mesela Welat gazetesinde kendini ifade eden kişi mi aydın? O kişinin etkisi ne kadar olabilir? Kendi­ni ifade etmeye çalışan, kendi çabalarıyla yazan Kürt gençleri var. Çok güzel ürünler de çıkarıyor­lar. Fakat, bir etkileşim sıkıntısı var. Bütün bunları sorgularken, 20 yılda yaşanan ciddi tahribatı gözardı etmemek lâzım. O tahribatın yarasını sarmak, o yaranın üzerinden aydınını yaratmak çok güç; aydın denen şey öyle maydanoz gibi yetişmiyor ki. Sıkıntı­lar hâlâ yaşanıyor. Ayrıca, genç kuşak, 92, 93, 94 kuşağı yok. Üniversitelerde okuyanlar, yazan-çizen bu gençler, Kürtlerin aydınlanmasını ge­tirecekti, öyle değil midir, tohum ekersin, yeşe­rir… Tohum sökülür çıkarılırsa, boşluk doğar, işte şimdi böyle bir boşluk yaşıyor Kürtler. Edebiyatta, yazıda çizide yeni yeni oluşan bir şey var. Bir filiz­lenme imkânı bulundu, ama mutlaka önü açılması, teşvik edilmesi, sistemleştirilmesi gereken bir şey bu. Anadilde eğitim yapan okulların olması çok önemli. Benim gibi “ya abi bana biraz öğretsene” demek başka, bir okulun olması başka bir şey. Ayrıca, bu kitabı 1993’te, ‘94’te yazamaz­dım. Bu kitap ‘99’dan sonra yazılabilirdi. Çünkü ateş yeni sönmüştü.

Kendine gülebilmek, yaşadığına gülebilmek di­rençtir. 1993’te eve baskın yaptıkla­rında bizi öldüreceklerini düşünüyor­dum. Burada mı vuracaklar, yoksa götürüp başka bir yerde mi öldürecekler diye birbirimize bakıyorduk. “Niye öl­dürsünler, ben bir şey yapmadım ki” diye düşünemiyorsun.

Sence ateş söndü mü, yoksa köz halinde mi?

Daha bir durulma var. Belki de alıştık. Bu kitap­la, stand-up‘la, dergilerle gülmeyi öğrendik belki de. Bundan sonra, çatışma ortamı yeniden baş­lasa da belki tebessüm edebiliriz, bilmiyorum. Bir de Aram Yayınları’ndan çıkan, dağdakilerin tanıklıklarını anlattıkları kitaplar var. Kendi yaşa­dıklarını yazıyorlar; çok zor bir şeydir insanın ken­disini yazması. Oradan öykülerin her yanıyla, sansürsüz, kendi iç meselelerini de açarak çık­ması çok özel bir şeydir, kapılarını açmasıdır. Bir gizem vardı, ne oluyor, ne bitiyor, neydi? Kitabı okuduğunuzda kafanızda canlandırıyorsunuz, orada ne yer ne içerler, nasıl otururlar, nasıl yü­rürler, biliyorsunuz. Kendi gerçekliği­ni bilmek çok önemli…

Olaylar sıcak yaşanırken doğru­dan içindekilerin bir mesafeyle bakması, eleştirel olabilmesi çok zor. Ama, kısmen dışarda olanlar ya da dışardan bakabilenler de eleştirme hakkını o sırada kendin­de göremiyor…

Aram’dan çıkan kitaplar o açıdan önemli, bunu tabuların kırılması olarak görüyorum.

Yani eleştirel bir sürecin başladı­ğını söyleyebilir misin?

Evet, başladı ve bence devam eder bu, bir kırılmadır çünkü, tekrardan ka­panacağını düşünmüyorum, böyle gider…

Kitaptaki olaylara dönersek, sana içlerinden en çarpıcı gelen, durumu en iyi yansıttığını düşün­düğün bir tanesi var mı?

Özellikle Dersim hikâyelerini tuttum. Dersim kültü­rü daha açıktır, tabuları çok fazla olmaz…

Dersim’in bu özelliği nereden geliyor?

Sol kültürün çok eski olmasından. Bir de Alevili­ğin etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü Aleviler çok rahat gülerler kendilerine, tabuları çok olmaz. Bizde de öyleydi.

Bizim köy düz­lük, yeşil, hoş bir köy. Köyün yarısı Sünni-Türk, diğer yarısı Alevi-Kürt. Vakti zamanında, Cemler damlarda nöbetçilerle, gizli tutulurmuş. Sonra, sol dalga başlıyor; Deniz’lerin geldiği köy­dür, Teslim Töre’den dolayı. Teslim Töre dayım. Ondan dolayı, Deniz’ler bizim köyün evlat­ları gibi bilinir.

Sen Alevi misin?

Evet. Benim şekillenmemde de belki ana etken odur. Biz çok rahat gülebiliriz. Ben en çok Dersim hikâyelerini tuttum. Aklıma ilk, peynir hikâyesi ge­liyor, en çok ona gülüyorum: Dersim’in bir peynir piyasası vardır. Tüccarlar peynir almak için her mevsim köylere gelir. Solcu örgütler “tüccarlar köylüleri dolandırıyor” diyor, yoksul köylüleri işbir­likçi tekelci burjuvaziye karşı korumak amacıyla peynir taban fiyatını belirleme kararı alıyor. 1990 başları. Dev-Sol ve TİKKO tarafından taban fiyatla­rı belirleniyor, ama fiyatlar birbirini tutmuyor. Bir uzlaşma sağlanması gerekiyor, ama günler geçiyor, bir sonuç alınamıyor. Sonuçta, bir toplantı ya­pılıyor. Toplantıya tüccar temsilcileri, köylü temsil­cileri, örgüt temsilcileri katılıyor. Mesele ilkel komünal toplumdan komprador-patron-ağa devleti­ne, oligarşinin ezilen emekçiler üzerindeki perva­sızlığına kadar varır. Fakat bir türlü fiyat belirlenemez, toplantı sonlanır. Yaşlı bir köylü, devrimci gençlerden birine sorar: “Oğlum, tartıştınız, tartış­tınız, ama bir sonuç çıkmadı. Ne olacak şimdi?” Genç, gözlerini kısıp sigarasından derin bir nefes çekerek yanıt verir: “Amca, biraz daha direnin!” Amcanın sinirle­ri yerinden oynuyor: “Tamam, biz direniriz direnmesine de bu götveren peynirler direnmiyor!

Tuzluk mevzuunu, tuzlukların toplatılmasını bili­yorduk ama, Kürtlerin bu tuzluklara meftun ol­masını ilk kitaptan duyduk…

Tabii, o da var. Diyarbakır’da bu tuzluklar çok özeldir. Tuzlukların satışı artmış zaten. Dükkânla­ra gidip “bunun sarı-kırmızı-yeşili vardır?” diye so­rarlarmış. O tuzluklardan benim evimde de var, gittiğim evlerde de görüyorum.

Ve tabii “sarı-kırmızı-yeşil” hikâyeleri var…

Mitingler çok komiktir mesela, polis kesinlikle “sarı-kırmızı-yeşil’’ girmeyecek derdindedir. Sıkı sıkıya aramalar yapılır, iki dakika sonra, nere­den, nasıl çıkar bilinmez, ama “sarı-kırmızı-yeşil”ler alanda çıkar. Beni en çok güldüren şeyler­den biri de teknolojiyle birlikte Kürtlerin hayatla­rına giren durumlar, mesela cep telefonlarının Kürt marşlarıyla çalması, selamlama modunun Kürtçe olması, kapakların sarı-yeşil-kırmızı olması…

Kitaptaki hayvan hikâyeleri de trajikomik… Jandarma gelince havlayan, PKK’liler gelince havlamayan köpekler gibi…

Küçük bir kardeşim var, bebekti, daha yeni konuşmaya başlamıştı… Bahçede çalışıyor­duk bir gün, askerler bastı, abimi götür­mek için. Küçük kardeşimde o olaydan sonra haki renge karşı bir korku oluştu, di­li tutuldu çocuğun. Uzun süre kekeme kaldı, sonra düzeldi. Nasıl ki küçük bir çocuğun algısı var, köpeğin de var. Gerilla kıya­fetiyle asker kıyafetini köpekler pekâlâ birbi­rinden ayırıyorlar yani.

Ara ara girdik ama, biraz senin hayat hikâyene değinelim mi? 1976’da Malatya’nın Gölpınar kö­yünde doğmuşsun, kaç yaşına kadar köyde ya­şadın, nasıl bir köydü, hayat nasıldı?

16 yaşıma kadar köyde yaşadım. Bizim köy düz­lük, yeşil bir köy, Menderes döneminde en güzel köy seçilmiş, sulak, hoş bir köy. Büyük bir köy, üç mahalle. Enteresanlığı şurada: Köyün yarısı Sünni-Türk, diğer yarısı Alevi-Kürt. Vakti zamanında, sol dalgadan önce, Alevilik üzerinden baskılar ya­şanmış. Bizim Alevi tarafında cemler damlarda nöbetçilerle, gizli tutulurmuş. Büyük teyzem, büyükbabam falan bilir, o zaman cemler Kürtçe. Sonra, sol dalga başlıyor; Deniz’lerin geldiği köy­dür, Teslim Töre’den dolayı. Teslim Töre benim dayım. Ondan dolayı, Deniz’ler bizim köyün evlat­ları gibi bilinir.

Onlarla ilgili hikâyeler, anılar anlatılır mıydı çok?

Tabii. Köylüler kahraman yaratmayı çok sever. “Deniz’in boyu aha şu kadardı, dağ gibiydi, bu kocaman direği tek başına o taşıdı, dikti…” Öyle bir efsane vardı. “Ben ona tütün sarmıştım…” Bizimkiler ilkin Hüseyin’i daha çok sevmişler, Alevi olduğu için. Aslında, örgütün öncüsünün de o olması gerekiyormuş, onların dediğine göre. Deniz Sünni olduğu için, aslında o lider olmasa daha iyi olurmuş; sonradan inanılmaz bir sempa­ti duymuşlar.

Köyde 6 Mayıs yas günüydü. Mesela, be­nim kuşağımın isimleri Fidel, Stalin, İhtilâl, Lenin… Bunların hepsi sonradan bir furya halinde değişti. En liberal demokrat Evrim’di, bir tek o kal­dı, diğerleri gitti. Stalin Şadi oldu, İhtilâl Birsen, Fidel Şükrü falan oldu mahkemelerde.

Teslim Töre’yle ilgili hikâyeler var mı?

Teslim Töre’yi hiç görmedim, ben doğmadan git­miş. Ama bir kahramandı. Mesela, terörist keli­mesi ne demek bilmezdik, gazetede, televizyonda falan “ünlü terörist Teslim Töre” diye geçerdi, biz de “ünlü terörist Teslim Töre’nin yeğeniyiz” diye övünürdük. Teslim Töre’yi 1991’de bir gün bir­den gazetelerde gördük, operasyon sırasında, be­yaz saçlı yaşlı bir adam… Ben öyle tanıştım Tö­re’yle… Her cuma köy basılırdı, Töre’yi ararlardı. Çok komikti o baskınlar, saçmalık. Evleri ararlar­dı, yatakların altına bakarlardı, her cuma o yatak­lar devrilirdi, her cuma unlar bulgurlar birbirine ka­tılırdı… Ağustos sıcağında, iki asker Akçabağ’dan dört saatlik yolu katederler, yayan gönde­rirlerdi köye. Onlar da sürüne sürüne gelirlerdi… “Teslim Töre burda mı?” Bizimkiler geyik yapardı: “Gelir gelir, bahçede çalışıyor, şimdi gelir, size bir ayran verelim de…”

Köy bayağı mimlenmişti yani…

Deniz’lerle birlikte, köyün Alevi tarafının adı komü­niste çıkmış… ‘60 sonları-‘70 başlarında, ABD’nin Sovyet dalgasını önlemek için seçtiği iller vardır, Malatya da bunlardan biridir. Alevilere, sol­culara karşı şovenist, İslâmi dalganın kabardığı, kabartıldığı dönemlerde, köyün iki mahallesi ara­sında uçurum oluşuyor. O mahallede MHP’li şovenist ve İslâmcı militanlar var. Bizim taraftaysa Alevi, solcu muhalifler.

Öteki mahalledekiler sonradan yerleştirilmiş kişi­ler miydi?

Sonradan, dışardan gelmişler. O Sünni Türkler ku­rak bir dağ köyündenmiş. Akçadağ’a gidiyorlar, mülki amirliğe “bizi sulak bir yere alın” diyorlar. Ve Gölpınar’a yerleştiriliyorlar. Çatışma da oradan başlıyor, iki mahallenin hayvanlarının sulandığı su­lak var mesela, bizim tarafın erkekleriyle öbür tarafın erkekleri orada karşılıklı taşlaşırlarmış. Son­ra sonra, mevzu İsmet İnönü’ye bile gitmiş. Çok komik hikâyeleri var. Köyün romanını yazıyorum, o yüzden fazla anlatmıyorum. Siyasallaşmanın başlamasından, Deniz’lerin gelmesinden sonra, artık hatlar tamamen belli oluyor: O taraf MHP’li, bizim taraf komünist. Geceleri nöbet tutuluyor, o dere­ce. Sonra da zaten köyde gerilim, çatışma eksik olmadı. Önce, o taraf MHP’li, bizim taraf komü­nist, sonra bizim taraf CHP’Ii, o taraf ANAP’lı, der­ken bizim taraf HADEP’Ii ve CHP’Ii, onlar AKP’Ii… Türkiye’nin siyasal seyrini izledi… Böyle bir köy. İlkokuldayken öğretmenler herkes bir şiir ezberle­sin der ya, benim şiirim, “Kızıl Bayrak”, Nâzım’ın komsomol şiiri… Karşı taraftan da “Sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım / Seni selamlamayan uçan kuşun yuvasını bozacağım…” türünden şiirler okunurdu.

O çatışma çocuklar arasında da var mıydı?

Tabii, ortaokulda, lisede hep devam etti. Deniz’ler bizim kahramanlarımızdı, 6 Mayıs’ta yas yapardık. Köyde 6 Mayıs günü yas günüydü. Mesela, be­nim kuşağımın isimleri Fidel, Stalin, İhtilâl, Lenin…

Hakikaten böyle isimler var mıydı?

Tabii, bunların hepsi sonradan bir furya halinde değişti. En liberal demokrat Evrim’di, bir tek o kal­dı, diğerleri gitti. Stalin Şadi oldu, İhtilâl Birsen, Fidel Şükrü falan oldu mahkemelerde.

Ortaokulu nerede okudun?

Bizim köyde ortaokul yoktu, yürüyerek bir buçuk saat mesafede başka bir köyde okudum. O da bir Alevi köyüydü ama, başka köylerden Sünni çocuk­lar da geliyordu. Orada da solcu çocuklarla sağcı­lar meselemiz vardı.

Benim için köyden şehre gitmenin adı, ceza­evine gitmekti. Şehre bir çocuk nasıl gider, ya çok ölümcül hasta olacaksın ya da ce­zaevine ziyarete gidersin. Kendimi şanslı hissederdim, şehre en çok giden çocuk bendim, çünkü hep cezaevine gidiyorduk. Muzu cezaevi­nin kapısında tanıdım, dondurmayı ilk cezaevinin kapısında tattım, simiti öyle tanıdım.

Öğretmenlerinden, okuldan hatırladığın ilginç du­rumlar var mı?

Müfredat hiçbir zaman tamamen işlenmezdi. Hiçbir öğretmen mesela bize namaz öğretmeye cesaret edememişti. Din dersine geldik mi, geri­lim başlıyordu, namaz öğretmeye kalksa, köylüler okula dayanacak zaten: “Siz nasıl bizim çocukları­mıza namaz öğretirsiniz!

İstanbul’a liseyi okumak için mi geldin, yoksa o göç dalgasıyla ailece mi geldiniz?

Köyde iyi verim aldığımız büyük bir kayısı bahçe­miz vardı, oraya baraj geldi. Baraj gelince, barınacak ortam kalmadı. Bir de hakikaten üzerimizde ciddi devlet baskısı vardı. Benim hatırladığım, sü­rekli bir gözaltı, tutuklanma… Evin erkeklerinin hepsinin tutuklu olduğu çok oluyordu, işkence ya­pıyorlardı, çalışırken bahçeyi basıyorlardı. Çok zo­ruma giden bir tablo vardır mesela, yine bahçeyi basmışlardı. Babamı, büyük abimi, arkasından küçük abimi silahlarla iterek götürmüşlerdi. Ben ağlıyordum, küçüktüm, çok zoruma gitmişti. Son­ra annem “ağlama, ayıp” dedi. Ağlamamak lâzım diye öğrendim.

Kardeşinin haki renkten korkması gibi, senin ha­yatında çocukluğundan gelen bu türden travma­lar var mıydı?

Ben öyle ani şoklar yaşamadım galiba. Ama me­sela, benim için köyden şehre gitmenin adı, ceza­evine gitmekti. Şehre bir çocuk nasıl gider, ya çok ölümcül hasta olacaksın ki götürülesin ya da ce­zaevine ziyarete gidersin. Hatta kendimi şanslı hissederdim, şehre en çok giden çocuk bendim, çünkü hep cezaevine gidiyorduk. Muzu ilk cezaevi­nin kapısında tanıdım, dondurmayı ilk cezaevinin kapısında tanıdım, simiti öyle tanıdım.

Çocukluğundaki, Deniz’lerin kahramanlık hikâyelerinden sonra, ilkgençliğinde, bu sefer dağdakilerin hikâyeleri vardı herhalde. Senin hiç “benim de gitmem lâzım” diye düşündüğün bir dönem oldu mu?

Hayır, benim öyle bir dö­nemim olmadı. Daha li­seyi bitirdiğim yılda, yazı­na olan ilgim, hevesim ortaya çıkmıştı. Ama ku­zenim, Fidel, dağa giderken öldürüldü, 16 yaşın­daydı. 16 yaşındaki bu olay benim için bir travma­dır. Düşünün, yapışık ikiz gibi büyümüşsünüz, o feci bir şekilde öldürülüyor, cenazesi köyün ortası­na atılıyor, “alın leşinizi” diyorlar. Bizim köyden, çevre köyden, aralarında onun da bulunduğu, yaş­ları 15’le 20 arasında değişen toplam 28 kişi da­ğa giderken öldürüldü. Silahsızdı hepsi, çok kü­çüktüler daha. Hepsi tanıdığım insanlardı. Orada bir direniş, bir muhaliflik değil, onların hiçbirisi de­ğil, orada bir çocuğun 16 yaşında hayatının noktalanması var. Hayatınızın yarısının bir yerde kesinti­ye uğraması var. Ben onu yaşıyorum. Hep Fidel olsa nasıl olurdu diye düşünüyorum, Fidel nasıl bir erkek olurdu? Aynı ayda doğmuştuk, aynı sınıfta okuduk, birlikte yattık, birlikte büyüdük, her şe­yi birlikte yaptık. Ondan sonra, on sene boyunca gitmedim köye, çünkü benim gözümde o köyde o çocuk yaşıyordu. On sene sonra gittim mezarına, sonra onun ölümünü algılamaya başladım. Ve o yara büyüdü, şimdi daha fazla acı hissediyorum. Küçülen bir şey değil, büyüyor. Bunun hiçbir şekil­de mizahı olamaz işte.

Ku­zenim, Fidel, dağa giderken öldürüldü, 16 yaşın­daydı. Yapışık ikiz gibi büyümüşsünüz, o feci bir şekilde öldürülüyor, cenazesi köyün ortası­na atılıyor, “alın leşinizi” diyorlar. Bir çocuğun 16 yaşında hayatının noktalanması. O yara küçülen bir şey değil, büyüdü, büyüyor. Bunun hiçbir şekil­de mizahı olamaz işte.

Yazmayı sanki dağa çıkmanın alternatifi gibi söyledin. Yazmak senin için o denli hayati bir önem mi taşıyordu, bir mücadele biçimi miydi?

Benim algılamamda dağ yoktu, öyle bir şey söz konusu değildi. Ben öyle bakmadım hiç. Çocukluğumuzda, solculuk bir oyuncak gibiydi, oynamak­tı… Ben hayatın Fidel’in sonu gibi bir yanını bilmi­yordum. Bunlar yaşadıkça öğreniliyor. Liseyi bitir­dikten sonra gazeteciliğe başladım.

Şimdi neler yapıyorsun, bir ayağın İstanbul’da, bir ayağın Diyarbakır’da?..

Dokuz yıldır Gündem gazetesindeyim. Yaşamımın rayı, yazma, çizme, gazetecilik. Diyarbakır’da şimdiye kadar hep gazeteci olarak bulundum. Son bir senedir, kültür festivali, edebiyat günleri, edebiyat konferansı vesilesiyle daha başka işlerle meşgulüm. Bir Diyarbakır tutkum var, Diyarbakır’ı çok seviyorum. Diyarbakır’da yaptığım her şey beni çok mutlu ediyor, çünkü Diyarbakır hemen yanıt veriyor.

Diyarbakır’ın büyüsü ne sence?

Diyarbakır mazlum ve dirençli bir şehir. Diyarbakır çok verici bir şehir. Büyüleyici bir şehir, sizi besle­yen, sizden beslenen bir şehir.

Diyarbakır Türkiye dışındaki Kürtler için de an­lamlı bir yer mi?

Tabii, Diyarbakır Amed’dir herkes için. Diyarbakır Kürtlerin bir sembolüdür, bir aynadır. O aynaya herkesin bakması lâzım.

Diyarbakır’da gündelik hayat rahatladı mı, yoksa hâlâ tedirginlik, gerilim var mı?

Kaygı hep var: “Acaba yine mi?” Ben kanser te­davisi görmüştüm ‘98’de, ne zaman bir yerimde bir ağrı hissetsem ya da bir tahlil yaptırmam ge­rekse, acaba yine kemoterapi mi göreceğim kay­gısını yaşıyorum. Orada da böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Yine mi insanlar ensesinden vuru­lacak? Yine mi kan revan, acı yaşanacak? Genç­ler yine mi ölecek? Hizbullah yine mi çıkacak? Özel tim bir yerlerden fırlayacak mı? Sokakta ak­şamları yürüyemeyecek miyiz?

Bütün Kürtlerde, evlere girdiğinizde dikkat edin, duvarlardaki fotoğrafların hiçbiri hayatta olanların fotoğrafı de­ğildir. İnsanlar duvarlara evlilik fotoğrafı falan as­mazlar. Hep ölü fotoğrafları… Ölüm, 16 yaşında da gelebilir, 80 yaşında çarşının ortasında da.

Yaşananların izinden ötürü mü bu kaygılar, yok­sa ufak ufak yeniden bir gerilim tırmanıyor da onun ipuçları, önsezisi mi?

Bunlar birbirini besleyen şeyler, bu iş çözülmez­se, yine çok acı çekilecek. Bu topraklarda çok acı yaşandı, Diyarbakır’da herkes bu acıyı bilir. Diyar­bakır’da, sadece Diyarbakır’da değil, bütün Kürtlerde, evlere girdiğinizde dikkat edin, duvarlardaki fotoğrafların hiçbiri hayatta olanların fotoğrafı de­ğildir. İnsanlar duvarlara evlilik fotoğrafı falan as­mazlar. Hep ölü fotoğrafları… Ölüm, 16 yaşında da gelebilir, 80 yaşında çarşının ortasında da. Bu acıların getirdiği bir psikoloji var. Hiç değilse, dağdaki on bin kişinin annelerinin kaygıları var…

Bir de itirafçılar ve korucular var; o da aslında büyük bir dram değil mi? Onlar ne oluyor, ne ola­caklar?

Ben de bilmiyorum. Aynı köy içinde ikiye ayrılmış, kimliklendirilmiş ve birbirine zarar vermiş insanlar var. Her şey yasalarla değişmez. Koruculuk öyle bir şey, ortada bir yıkıntı var, şiddet, öfke, nefret var. Koruculuk sistemi kaldırılsa da bu durumun aşılması hemen olacak bir şey değil, nefretin yok olması için kuşakların değişmesi lâzım, öfke­nin unutulması lâzım. Öfke anneden oğula bir hikâye olarak aktarılırsa ağırdır, ki Kürtlerde bu yerleşiktir. Kuşakların değişmesi lâzım ki, o öfke, o nefret durulsun, ama önce yasaların değişmesi, korucuların istihdamı lâzım. Ondan sonrası artık sosyal dokuya kalmalı, kim kimi ne kadar affedebilecek…

Express, sayı 33, 21 Ocak 2004

^