“DEVLET AKLI VE 1915”

Söyleşi: Erselan Aktan
29 Mayıs 2018
SATIRBAŞLARI

Bilgi Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi’nden iki akademisyenin, Ömer Turan ve Güven Gürkan Öztan’ın kitabı “Devlet Aklı ve 1915 –Türkiye’de ‘Ermeni Meselesi’ Anlatısının İnşası” (İletişim, 2018), savaşı kaybettiğini anladığı andan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun, direniş ve kuruluş yıllarında yeni ulus-devletin soykırım suçlamaları karşısında geliştirdiği politikaların izini günümüze kadar sürüyor. Kanunlardan Genelkurmay yayınlarına, ders kitaplarından anılara, gazetelerden Meclis zabıtlarına uzanarak geniş bir kaynak havuzundan yararlanan kitap, farklı uluslararası dinamiklerde devlet aklının nasıl işlediğini göstererek bu aklın sabit olmadığını, çıkarlara göre dönüşebildiğini de ortaya koyuyor. Müslümanlık Sözleşmesi’nden Türklük Sözleşmesi’ne geçerken bir “kurucu anlatı” haline gelen “Ermeni meselesi”nin bir “tabi kılınmış bilgi” haline getirilerek yeni kuşaklarda mukatele teziyle birlikte “kolektif ve kutsal bir mazlumluk” üzerinden nasıl bir duygu durumu yarattığını, Soğuk Savaş yıllarında, 12 Eylül’de muhalefete karşı nasıl bir şemsiye işlevi gördüğünü de gösteriyor. “Devlet Aklı ve 1915″i Ömer Turan’dan dinliyoruz.
Beyoğlu’nda 24 Nisan anması, 2018

 

Çalışmanız “Ermeni Meselesi” anlatısını Foucault’nun kavramsallaştırdığı çerçevede “devlet aklı” üzerinden inceliyor. Devlet aklı kavramından başlasak; nedir devlet aklı?

Ömer Turan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi

Ömer Turan: Devlet aklı, Fransızcasıyla “raison d’état”, devletin akıl yürütmesi olarak çevirebileceğimiz bir kavram. Biz büyük ölçüde Foucault’nun tanımını takip ediyoruz. Devlet aklı kavramının özellikle uzun dönemde devletin nasıl hamleler ürettiğine ilişkin bize ilginç bir siyaset sosyolojisi çerçevesi sunduğunu düşünüyoruz. Devlet dediğimiz şey elbette aktörlerden müteşekkil bir yapı. Ve o aktörler devlete dair kararlar verirken insanların gündelik hayatta kullandığından daha farklı bir akıl yürütmeyle düşünmeye başlıyorlar. Bu, kendisine karşı tehditler gören, bu tehditleri bertaraf etmek için atılacak hamleleri etik kodlardan ayrıştıran, onların etik denetime tâbi olmadığını vazeden bir yaklaşım. Biz bu kitapta, 1918’den 2015’e kadar tehcir meselesiyle Türkiye devletinin farklı hükümetlerinin nasıl başa çıkmaya çalıştığını inceliyoruz. Bu anlamda da devlet aklı bizim için merkezi kavramlardan biri.

“Devlet Aklı ve 1915″in kapağında Talat Paşa’nın naaşının Abide-i Hürriyet tepesine defni yer alıyor

Foucault devlet aklının sivil toplum ile devlet ayrımını ortadan kaldırmakta da işlevsel olduğunu veya bu ayrımı zayıflattığını söylüyor.

Devlet aklını kullanmak sadece devletin resmi görevlilerine münhasır bir durum değil; etrafınıza baktığınızda pek çok insanın, bir gazetecinin de, edebiyatçının da, sıradan bir vatandaşın da meselelere devlet gibi baktığını görüyorsunuz. O anlamda devlet aklı sadece devletin resmi aktörlerine özgü bir şey değil. Barış Ünlü’nün geliştirdiği kavramla söylersek, Türklük Sözleşmesi’ne dahil olanların önemli bir bölümü olaylara devletin çerçevesinden, devlet gibi bakıyor. Onların düşünme, görme, empati kurma perspektifleri ve aynı şekilde düşünmeme, görmeme, empati kurmama perspektifleri büyük oranda devlet aklına göre konumlanıyor.

Ermenilere karşı oluşturulan nefret söyleminde en çok başvurulan yaftalar “baş belası, hain, işbirlikçi”. Hınçakların siyasi, ideolojik pozisyonu sebebiyle “komünist” yaftası da kullanılıyor mu?

Bu bağlamda “komünist” pek geçmiyor. Bizim için bu konuda en önemli kaynak dönemin hükümetinin 1916’da yayımladığı Ermeni Komitelerinin Âmâl ve Harekât-i İhtilaliyyesi kitabı. Bu kitap Ermenileri homojen bir halkmış ve tümden ihanet içindeymiş gibi göstermeye çalışıyor. Ermeni örgütleri arasındaki çok ciddi mücadele ve rekabet yok sayılıyor. Kitapta mesela şöyle bir ifade var: “Hükümetin haklarındaki merhamet ve şefkatinden ve müsaadelerinden istifade etmiş olan komiteler…” İstifade etmek tabiri Ermenilerin zenginleştiğini iddia eden kalıp yargının bir yansıması. Bu kalıp yargıya ihanet iddiası eşlik ediyor. Burada daha çok milliyetçiliğe vurgu yapıldığını görüyoruz. Ermeni örgütlerin sol, sosyalist, komünist, enternasyonalist fikirlerle ilişkileri pek dile getirilmiyor resmi söylemde. Resmi söylem İttihatçılardan itibaren “Ermeni meselesi” kalıbını kullanıyor. Kitaptaki önemli analizlerimizden biri bu kalıba ilişkin. “Ermeni meselesi” anlatısı ilk olarak 19. yüzyılda Fransızcasıyla karşımıza çıkıyor: la question arménienne. Bu kalıbı Ermeniler, şu anlamıyla kullanıyorlar: “Balkanlar’daki milletler reform istedi, bu reformları yaptınız. Biz de reform istiyoruz, ama bizim reformlarımız hayata geçmiyor. Bizim reformlarımızın gerçekleşmemesi durumu Ermeni meselesinin özüdür.” Sonra Abdülhamid döneminden itibaren ve esas olarak İttihatçılar tarafından bu kalıbın baş aşağı çevrildiğini görüyoruz. İttihatçılar Ermenilerin kendisi sorundur diyor: “Bunlar düşmanla işbirliği yapmaya meyillidir, teröre meyillidir, isyan çıkarmaya meyillidir. Dolayısıyla bu sorunun çözülmesi gerekmektedir.” Tehcirin arka planını, gerekçesini oluşturan çerçeveyi böyle kuruyorlar. Anlatının birinci iddiasını bu oluşturuyor. Fakat Ermeni meselesi anlatısı bu iddiayla ya da İttihatçı dönemle sınırlı değil, sabit bir perspektif olarak günümüze kadar uzanan bir sürekliliği var. Bu anlatının diğer üç iddiasını şöyle özetliyoruz: Ermeni meselesi anlatısı, Ermenilerin tarihi gereksiz yere gündemde tutarak Türkleri ve Türkiye’yi zor durumda bırakmaya çalıştığını iddia ediyor. Dahası, bunu somut bir bölünme riskiyle ilişkilendiriyor ve Ermenilerin her fırsatta Türkiye’nin düşmanlarıyla işbirliğine giriştikleri söylüyor.

Devlet aklının çok uzun yıllar, soykırım “inkâr”ıyla devletin bekasını eşitlediğini görüyoruz. Ama Mütareke dönemindeki hükümetler suçun “ikrar” edilmesiyle bekanın sağlanabileceği perspektifini benimsiyor. Buna “stratejik ikrar” diyoruz. Ardından gelen inkârcılıktan farklı, bir yandan da inkârcı argümanların üretildiği bir dönem.

Dönemin uluslararası konjonktürü, savaş koşulları soykırım uygulanmasını kolaylaştırıcı bir işlev gördü mü?

Dünyadaki çoğu örnekte soykırımların savaş konjonktüründe gerçekleştiğini gözlüyoruz. Bunun savaş konjonktüründe olması şaşırtıcı bir şey değil. Mayıs 1915’te İtilaf Kuvvetleri, yani Rusya, Fransa ve İngiltere Osmanlı hükümetine bir nota gönderiyor ve “Biz ne yaptığınızın farkındayız ve savaş bitince sizi tehcir nedeniyle sorumlu tutacağız” diyorlar. Savaş bittiğinde İttihatçıların kaçmasının başlıca sebebi de budur. Savaşı kaybetmek kaçmayı gerektiren bir şey değil, ama İttihatçılar işledikleri suçların farkındaydı. O yüzden de 1918 Ekim’inin sonunda kaçmak durumunda kaldılar. 1915-1917 döneminde Anadolu çok sayıda yabancı, uluslararası gözlemcinin olduğu bir yer, bunların bir bölümü diplomat, bir bölümü misyoner, bir kısmı da başka görevlerle Anadolu’ya gelmiş. Dolayısıyla, uluslararası düzeyde ne olup bittiğiyle ilgili bir bilgi eksikliği söz konusu değil. Trajedinin hemen sonrasında da her şey biliniyordu. Almanlar da her şeyden haberdardı elbette.

Talat, Enver, Cemal Paşaların da aralarında olduğu İttihat-Terakki yönetimi

 

Mustafa Kemal 1915’i ilk andığı konuşmasında “fazahat” (alçaklık, edepsizlik, hayâsızlık) tabirini kullanıyor. Tehciri utanılacak bir eylem olarak gördüğünü söylüyor. Yaklaşık bir yıl sonra ise bu söyleminden geri adım atıyor ve İttihatçıların söylemine dönüyor. O süreç nasıl işliyor?

Bunu uluslararası konjonktürle doğrudan ilişkili olarak düşünmek gerekiyor. Çünkü uluslararası konjonktür İttihatçılığı sakıncalı bir etikete dönüştürüyor, onlara bir damga vuruyor. Diyor ki: “Siz elinizi kirlettiniz, eliniz kirli, uluslararası arenada artık meşru aktörler olarak yer alamazsınız.” Bu sonrasındaki süreci önemli oranda belirliyor. Sonraki süreci de ikiye bölmek mümkün: Birincisi, Kasım 1918’de başlayan Mütareke Dönemi. Mütareke döneminde hükümetler bir şekilde İttihatçılıkla mücadele ediyor. Bu dönem devlet aklının farklı bir yüzünü de gösteriyor. Biz devlet aklının çok uzun yıllar, soykırım “inkâr”ıyla devletin bekasını eşitlediğini görüyoruz. Ama Mütareke dönemindeki hükümetler suçun ikrar edilmesiyle bekanın sağlanabileceği perspektifini benimsiyor. Buna stratejik ikrar diyoruz. Ardından gelen inkârcılıktan farklı, bir yandan da inkârcı argümanların üretildiği bir dönem. Nisan 1920’de, Ankara’da yeni bir direniş hattı kurulmaya çalışılırken, mütareke döneminde benimsenen genel mantık reddedilmez. Büyük Millet Meclisi toplandığında Mustafa Kemal ve çevresindekiler kendilerini İttihatçılıktan ayırt etmedikleri sürece uluslararası alanda söz sahibi olamayacaklarını bilirler. İlk aşamada konuyu “fazahat” olarak nitelemelerinin nedeni bu. Daha sonra İstanbul hükümetiyle imzaladıkları Amasya Protokolleri’ne baktığımızda savaş suçları konusunda iki tarafın birlikte çalışacağı gibi bir yaklaşım görüyoruz. Çünkü 20 Nisan 1920’de Ankara uluslararası meşruiyete büyük ihtiyaç duyuyor. Henüz düzenli ordu kurulmuş, herhangi bir askeri başarı sağlanmış değil. Ne zaman ki askeri başarılar elde edilmeye başlanıyor, İttihatçılığa dönüş emareleri kuvvetleniyor. Kurtuluş Savaşı adı verilen dönemin askeri safhasının sonunda, yani 9 Eylül 1922’de, ordu İzmir’e girer girmez, ordu komutanları henüz İzmir’deyken, Ankara’daki meclis 14 Eylül’de yeni bir karar alır. O kararla Emval-ı Metruke konusunda İttihatçı mevzuat yeniden geçerli hale getirilir. Dolayısıyla uluslararası meşruiyet kaygısı olayı “fazahat” olarak nitelemeye, askeri başarılar ise İttihatçı mevzuata geri dönülmesine neden olmuştur.

Almanlar Holokost’tan Nazileri sorumlu tutarak yüzleşme yoluna gittiler. Kemalistler açısından böyle bir yaklaşım mümkün değil miydi?

Yüzleşme ya da ikrar ya da o kolektif şiddeti kabullenmenin her şeyden önce reel politik düzlemde olduğunu unutmamak gerek. Bu da uluslararası konjonktürü doğrudan işin içine katan bir durum. Demek istediğim şu: 1945 sonrasında şekillenen uluslararası konjonktür Japonya’ya bir yüzleşme şartı dayatmadı. Japonya’ya “Ancak yüzleşmeyi gerçekleştirirseniz uluslararası meşruiyet kazanabilirsiniz” denmedi. O tarihten bu yana geçen yetmiş yıllık sürede Japonya’da kısmi yüzleşme deneyimleri oldu, bunlar da akim kaldı, bir sonuca evrilmedi. Buna karşılık, ikiye bölünen Almanya’da, Federal Almanya tarafında da keskin bir şekilde bir yüzleşme, geçmişteki suçları kabul etme ve dahası İsrail’e tazminat ödemeyi de içeren kararlar alındı. Bu kıyaslama bize Türkiye ile ilgili ne söylüyor? Bu bize Mütareke dönemindeki, stratejik ikrar olarak adlandırdığımız kısmi yüzleşme çabasında uluslararası konjonktürün rolünü bir kez daha gösteriyor. Ankara Hükümeti’nin 1922’den itibaren inkârcılığa dönüşüyse reel politik düzlemdeki askeri başarılarla açıklanabilir. Eğer Kurtuluş Savaşı BMM hükümeti tarafından kazanılmamış olsaydı, 1915 trajedisiyle hesaplaşma da muhtemelen başka türlü gerçekleşecekti.

Büyük Millet Meclisi toplandığında Mustafa Kemal ve çevresindekiler kendilerini İttihatçılıktan ayırt etmedikleri sürece uluslararası alanda söz sahibi olamayacaklarını bilirler. İlk aşamada konuyu “fazahat” olarak nitelemelerinin nedeni bu. Ne zaman ki askeri başarılar elde edilmeye başlanıyor, İttihatçılığa dönüş emareleri kuvvetleniyor.

Mustafa Kemal’in çoğu sözü bugüne taşınırken soykırımı “fazahat” olarak nitelediği konuşmasının hiç gündeme getirilmemesinin sebeplerini nasıl açıklarsınız?

Bunun birkaç sebebi olabilir. Birincisi, bu Mustafa Kemal’in sonradan hiç dönmediği bir yaklaşım, ilk önce bunu tespit etmek gerekiyor. İkincisi, Kemalizm ulus-devletin başlangıcında İttihatçılıkla tek-parti rejimi arasındaki süreklilik konusunda son derece huzursuzdur. Bilir ve bilmezden gelmeyi tercih eder. Bu ilk bakışta Osmanlı’yı reddetmenin bir sonucu gibi görünebilir. Bu da vardır muhtemelen, ama az önce söylediğim gibi, dönemin uluslararası konjonktüründe İttihatçılığın son derece kötü bir şey olarak görülmesi bunda pay sahibidir. İlk Kemalist direniş hareketi İttihatçıların 1915 öncesinde yapmış oldukları hazırlıklardan önemli ölçüde istifade etmiştir. Milli mücadelede İttihatçıların olaya dahil olmuş olması işin rengini son derece belirleyen unsurlardan biridir.

Daha yakın zamana gelecek olursak… Devlet aklının toplumu birbirine zıt iki yönde de kolayca mobilize edebildiğini görüyoruz. “Ermeni açılımı” denen politikanın benimsendiği dönemde, Ermenistan’la ilişkilerin geliştirilmesine yönelik adımlar atılması, Abdullah Gül’ün Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’la yan yana iki ülke arasındaki futbol maçını izlemesi, hükümetin 1915 olayları için taziye mesajı yayınlaması kimi cılız itirazlar dışında ciddi bir tepkiyle karşılanmadı. Çok kısa bir süre sonra ise aynı iktidar “CHP zihniyeti” olarak kalıplaştırdığı ideolojik karşıtının söylemine yine aynı rahatlıkla döndü. Bu nasıl olabiliyor?

“Kürt açılımı” yapılırken de benzer bir durum olmuştu: “Devletimiz bir açılım yapıyorsa demek ki gereken budur” yaklaşımı kitlesel bir kabul görmüştü. Sonra, tam tersi yaklaşım da aynı hızla yaygınlaştı. Ermeni tehciri daha farklı. 1915-1917 dönemindeki kolektif şiddet bugün yaşamakta olduğumuz ulus-devletin kuruluş aşamasına dair de bir süreç. Bununla yüzleşmek, ülkenin kuruluşunun okullarda bize öğretilenden farklı olduğunu da gösterecek. Öte yandan, uluslararası etkileşimin daha yüksek olduğu dönemlerde, hükümetin AB ile ilişkilerini de buna dahil ederek söylüyorum, demokratikleşme kapsamında sıra buna da gelebiliyor. Ama demokratikleşme gündemi arka plana düştüğünde bu yaklaşımdan uzaklaşılması son derece kolay oluyor.

Divân-ı Harb-i Örfî tarafından idam cezası verilen Boğazlıyan kaymakamı Kemal Bey’in cenazesi, 1919

 

Hükümetin yine “açılım” söylemine dönme ihtimali var mı?

Hiç zannetmiyorum. İktidar bugün düşmanlık gramerinden çok fazla besleniyor. Devlet aklını kullanan çeşitli aktörlerin 2000’lerdeki bu dönüşüme dair ciddi tepkilerinin olduğunu da görebiliyoruz. Bu o kadar da maliyetsiz bir iş değildi, siyasi maliyeti olabilecek bir girişimdi. Çok uzun yıllar, 1915’in anılması, 1915’ten bahsetmek devlet aklı tarafından Türkiye’nin birlik ve beraberliğine tehdit olarak görüldü. İlk defa 24 Nisan 2014’te taziye yayınlanması önemli bir dönüşümdü. 2015’te de aynı şekilde yayınlandı, 100. yılda taziye yayınlamamak skandal olurdu zaten. AKP’nin milliyetçiliğe dönmesiyle de işler başka bir raya girdi. 2018’de düzenlenen 24 Nisan anmalarındaki polisin tutumu uzun süredir olmadığı ölçüde karamsarlığa sürükleyecek bir tablo çıkarıyor karşımıza. İHD yıllardır her 24 Nisan’da Sultanahmet’te, bugün Türk İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılan yapının önünde bir anma gerçekleştirir. Anma burada yapılır, çünkü bu bina 24 Nisan 1915’te Ermeni aydınların getirildiği bir cezaevidir. Polis bu sene anma için gelenlere “1915’te orda mıydınız, nerden biliyorsunuz soykırım olduğunu” diyerek basın açıklamasında ve pankartlarda soykırım kelimesinin kullanılmasını yasakladı. Bunun üzerine, düzenleyenler de anmadan vazgeçti. Polisin tavrı devlet aklının ezberlerinin tam gaz devrede olduğunu gösteriyor.

“Kürt açılımı” yapılırken “Devletimiz bir açılım yapıyorsa demek ki gereken budur” yaklaşımı kitlesel bir kabul görmüştü. Sonra, tam tersi yaklaşım da aynı hızla yaygınlaştı. Ermeni tehciri daha farklı. 1915-1917 dönemindeki kolektif şiddet bugün yaşamakta olduğumuz ulus-devletin kuruluş aşamasına dair de bir süreç.

Kürtlere yönelik “çözüm süreci” ile “Ermeni açılımı”nın gidişatı paralel seyir izliyor gibi…

Gümrü’de Ermeni yetim kampı, 1921

Hükümet, “çözüm süreci”ni genel bir demokratikleşme zeminine oturtma ihtiyacı hissetti. “Herkese haklarını veriyoruz” söylemi bunu gerektiriyordu. “Roman açılımı” da vardı mesela. Çözüm süreci çöktüğünde bu retoriğe olan ihtiyaçları azaldı ve milliyetçiliğin hem MHP kanadı hem ulusalcı kanadıyla koalisyon girişiminde bulundular. “Ermeni meselesi” anlatısı, baştan itibaren Ermenilerin Osmanlı’nın ve Türkiye’nin düşmanlarıyla işbirliğine yatkın oldukları ve sürekli işbirliği içinde oldukları söylemine dayanıyor. Bu 1910’lardan itibaren başlıyor. 1980’lerden beri PKK saldırılarına hep bir Ermenilik atfedilir. ASALA’yla PKK arasında bağlar olduğu hep vurgulanır. Devlet aklı öteden beri, hangi problemle, başkaldırıyla karşılaşsa bunu dışarının kuklalarının, piyonlarının yaptığı söylemini benimser. Hepsini dış güçlere bağlamak hem çok kolay hem de çok kullanışlı.

ASALA’yla birlikte Ermeni meselesi tarihsel bağlamından uzaklaştırılıp daha güncel bir güvenlik bağlamına mı oturtuluyor?

ASALA’yla ölçek değişiyor. ASALA saldırılarından önce de konu cılız bir şekilde gündeme geldiğinde devlet aklı bunu bir beka ve güvenlik sorunu olarak ele alıyordu. Mesela 1950’lerin başında siyasetçi/devlet adamı Esat Uras Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi kitabını yazdığında aklı 1915’te değildi, “Bu meselenin ucu bugün bize nasıl dokunur?” gibi bir sorunun peşindeydi. 1970’lerin başından ‘80’lere kadar gelen ASALA saldırıları ise devlet aklını bu meseleyi suskunlukla geçiştiremeyeceği noktaya getiriyor. 1980 sonrasında, inkârcılığın daha sistematize edilmesi çalışmaları hız kazanıyor. Burada iki kurum ön plana çıkarak rol alıyor: Dışişleri Bakanlığı ve Milli Güvenlik Kurulu (MGK). Dışişleri Bakanlığı’nda dönemin müsteşarlarından diplomat Kâmuran Gürün’ün bu konuda önemli çabaları var. Gürün’ün emekli olduktan sonra yazdığı kitap resmi anlatının şekillenmesinde belirleyici oluyor. MGK’nın üstlendiği rol de bize güvenlikleştirme perspektifini gösteriyor.

Resmi söylemi şekillendirmede üniversiteler, entelektüeller nasıl bir rol üstleniyor?

Üniversiteler de bu konuda mobilize edilmeye çalışılıyor. Ama Kâmuran Gürün resmi söylemin oluşturulmasının çok acil bir ihtiyaç olduğunu, üniversitelerin bu acil ihtiyacı karşılamaya yeterince hazırlıklı olmadığını düşünüyor. ‘80’ler Türkiye’sinin akademisyenleri, örneğin diasporada yaşayan ve bu konuyu çalışan Ermeni tarihçilerle bir argüman çürütme savaşına girebilecek donanıma sahip değil. Kâmuran Gürün de ne akademisyen ne tarihçi olmasına rağmen, oturup kendisi yazıyor. Resmi tarihi yeniden üretmek Kâmuran Gürün, Bilal Şimşir gibi diplomatlara düşüyor. Üniversiteler de bunun çok dışında kalmıyor. Örneğin Türkkaya Ataöv gibi akademisyenlerin inkârcılığın sistematikleştirilmesinde rol üstlendiklerini görüyoruz.

“Ermeni meselesi” anlatısı, baştan itibaren Ermenilerin Osmanlı’nın ve Türkiye’nin düşmanlarıyla işbirliğine yatkın oldukları ve sürekli işbirliği içinde oldukları söylemine dayanıyor. Bu 1910’lardan itibaren başlıyor. Devlet aklı öteden beri, hangi problemle, başkaldırıyla karşılaşsa bunu dışarının kuklalarının, piyonlarının yaptığı söylemini benimser. Hepsini dış güçlere bağlamak hem çok kolay hem de çok kullanışlı.

Bu konu hiç gündemde yokken, 1950’de Esat Uras’ın Ermeni Meselesi kitabını yazması nasıl oluyor?

Esat Uras ilginç bir figür, kitabı da resmi söylem açısından oldukça önemli. Az önce sözünü ettiğim, 1916’da dönemin hükümetinin çıkardığı inkârcılığın ilk kitabı Ermeni Komitelerinin Âmâl ve Harekât-i İhtilaliyyesi’nin de yazarlarından biri Esat Uras. Tehcirde bizzat görev almış bir bürokrat. 1950’ye geldiğimizde, CHP milletvekili. Kitabı 1945 konjonktürü bağlamında devlet aklının sistematik hazırlığı olarak görülebilir. Neden böyle bir sistematik hazırlık ihtiyacı doğuyor? Çünkü BM Soykırım Konvansiyonu Türkiye’de gündem oluşturmaksızın hemen kabul edilmiştir. Aslında soykırım kavramı bir kez tedavüle sokulduğunda bunu 1915’le ilişkisiz düşünmenin mümkün olmadığını biliyorlar. Soykırım kavramını ortaya atan hukukçu Raphael Lemkin, kavramı iki tarihsel olayı, iki tarihsel kolektif şiddeti, yani Ermeni tehcirini ve Holokost’u kapsayacak şekilde düşünmüş, soykırımın unsurlarını bu iki olayı kapsayacak şekilde formüle etmiştir. Zaten BM Soykırım Konvansiyonu da Holokost’un tarihteki ilk soykırım olmadığını özellikle vurgular. 1915-1917 döneminde Ermenilerin başına gelen kıyam ve trajedi de elbette bunun içindeydi. Devlet aklı adına konuşma pozisyonundaki Esat Uras için 1950’de bir savunma hattı geliştirmek, resmi pozisyonu sistematize etmek çok önemliydi.

Türkiye Ezidilere karşı uygulanan soykırımı da tanımıyor. BM’nin bu yönde bir karar almasına rağmen, Türkiye kendisinin sorumlu tutulmadığı bu soykırımı niye tanımıyor?

Çoğu hükümetler gibi günümüz hükümetinin de soykırım kavramıyla tutarsız bir ilişkisi var. Uluslararası camiada soykırım olarak değerlendirilen olayların önemli bir bölümüne hükümet soykırım demiyor. Günümüz hükümeti, ayrıca “Müslümanlar soykırım yapmaz” yaklaşımını benimsiyor. Bu yaklaşım, Darfur gibi dünyanın kahir ekseriyeti tarafından soykırım olarak kabul edilen bir olay karşısında da dile getiriliyor. 1915 bağlamında da aynı yaklaşımı savunma noktasına gelebiliyorlar. Öte yandan “bizim medeniyetimiz soykırım yapmaz” yaklaşımı, kendi mağduriyetini sürekli ön plana taşıma gayesi de içeriyor gibi geliyor bana. Bu yaklaşım maalesef kendisiyle aynı inanç dünyasına mensup olmayanların mağduriyetine karşı duyarlı değil. Diğerlerinin mağduriyetini anlamayı bir siyasi güçsüzlük ya da taktik hata olarak görüyor.

Hrant Dink’in cenazesinden, 2007

 

Soykırım öncesinde de, sonrasında da diğer dillerden Ermeniceye, Ermeniceden diğer dillere tercüme edilen çok sayıda eser var. Ama soykırımla ilgili akademik dünyada, edebiyatta, sinemada, politik alanda gündem olacak bir söylem yaratamıyor Ermeniler. Türkiye’nin diasporadaki Ermenilerin çalışmalarını engellemeye yönelik diplomatik hamleleri var mı?

Türkiye, imkân bulduğu her noktada, yurtdışında bu olayın konuşulmasına dair itirazlarını, şerhlerini, mümkünse engellemelerini gündeme getirmeye çalışıyor. 1930’larda Musa Dağ’da Kırk Gün romanının filme uyarlanması çerçevesindeki gelişen olaylar çok ilginçtir. Romanın Amerika’da filme aktarılması sırasında Türkiye diplomatik bir kriz yaratıyor ve filmin çekilmesi akamete uğruyor. Bir taraftan da Türkiye’deki Ermeniler üzerinde bir sadakat testine dönüştürülmüştür bu iş. İstanbul’da Ermeniler Pangaltı Ermeni Kilisesi bahçesinde toplanarak kitabı protesto etmek, yakmak durumunda kalmışlardır. Elimizde çok kesin bir bilgi yok. Ama bu insanların durup dururken Franz Werfel’in kitabını yakma noktasına gelmediklerini, muhtemelen çeşitli istihbarat örgütlerinin kendilerine telkini sonucunda bunun gerçekleştiğini söylemek gerekir. İki unsur daha ekleyebiliriz: Diasporada yaşam kurmak zaten zor bir iş. 1915’ten sonra yeni coğrafyalarda hayat kuran Ermeniler kendi yaşadıkları, ailelerinin yaşadığı trajediyi gündeme getirmekte hemen hamle yapma noktasına gelemiyorlar. Bu da önemli bir husus. Özellikle 1945 sonrası konjonktürde kendilerini daha rahat ifade edebildiklerini, bu trajediyi daha rahat dillendirip daha geniş kitlelerle paylaşabildiklerini görüyoruz. Üçüncü unsur ise Sovyetler Birliği’nin konuya yaklaşımı. Sovyetler Birliği konunun gündemde tutulmasına karşı temkinli bir tavır izliyor. 1915’in gündemde tutulmasının hem Moskova-Ankara ilişkilerine zarar verebileceği düşünülüyor, hem de Sovyet Ermenistanı’nda bastırılmaya gayret edilen milliyetçiliğe verilecek bir primmiş gibi algılanıyor. Sonraki dönemlerde Türk diplomasisinin başka hamleleri olduğunu da görüyoruz. Mesela ABD’de Türkiye çalışan akademisyenlere fon sağlayarak onları inkârcı argümanları dillendirmeye teşvik ediyorlar.

2005’te AKP ve CHP Ermeni soykırımıyla ilgili Britanya Parlamentosu’na mektup yazdılar. Parlamentonun Mavi Kitap’ın bir propaganda ve yalandan ibaret olduğuna dair bir karar alması gerektiğini söylediler. Bu CHP-AKP anlaşması, bu konuyu tastamam bir milli mesele olarak gören bakışın sonucuydu. Siyasetçiyle devlet aklını kullanan aktörün tamamen özdeşleşmesi ve ikisi arasında hiçbir farkın kalmaması durumu…

Ermeni meselesinde olduğu gibi Kürt meselesinde de çoğu zaman “siyasetler üstü”, “milli mesele” tabirleri kullanılıyor. Bu tabirler resmi söylem ve devlet aklı açısından nasıl bir işlev görüyor?

Ermenistan ve Türkiye cumhurbaşkanları Serj Serkisyan ve Abdullah Gül Erivan’da, 2008

“Milli mesele” söylemi devlet aklının genişlemesi, bütün kamusal alanı kapsaması ve kamusal alandaki tartışmaları engellemesi anlamına geliyor. Çünkü milli mesele olarak kodlanan meseleler tabu olarak görülen, tartışılmayan meseleler. 1915 de çok uzun süre bu şekilde görüldü. Kitapta 2000’lere dair ele aldığımız tartışmalardan biri de bu. 2005’te AKP ve CHP Ermeni soykırımıyla ilgili ne yapsak diye düşünüp Britanya Parlamentosu’na mektup yazdılar. İki parti bu mektupta Britanya Parlamentosu’nun Mavi Kitap’ın bir propaganda ve yalandan ibaret olduğuna dair bir karar alması gerektiğini söylediler. Bu CHP-AKP anlaşması, bu konuyu tastamam bir milli mesele olarak gören bakışın sonucuydu. Siyasetçiyle devlet aklını kullanan aktörün tamamen özdeşleşmesi ve ikisi arasında hiçbir farkın kalmaması durumu…

Bir ay kadar önce Kadıköy’de Surp Takavor Ermeni Kilisesi’nin duvarına “Bu vatan bizim” diye yazılıp kilisenin kapısına çöp döküldü. Bu ırkçı nefreti bugün hâlâ bu kadar canlı tutan ne? Bu eylemi yapanın gözünde o kilise neyi simgeliyor?

Önce şunu söylemek lâzım: Bu tür saldırılar sistematik biçimde hep devam ediyor. Ermeni cemaatinin okulları, kiliseleri sürekli bu tür saldırılara maruz kalıyor. Bunun arkaplanında Ermenilerin Türk kimliği için birincil öteki olduğunu vurgulamak gerek. “Bu vatan bizim” vurgusu da bunu gösteriyor. Ermeniler neden birincil öteki? Ulus-devletin kuruluş sürecinde iki öteki var: Rumlar ve Ermeniler. Bu iki millet sık sık birlikte anılır o dönemde. Fakat sonraları Yunanistan’la ilişkilerde bir normalleşme sağlanıyor. Elbette 6-7 Eylül pogromu ya da Kıbrıs gibi gerginlikler denkleme hep dahildir, ama Yunanistan’la ilişkilerdeki yumuşama Rumların ötekilik pozisyonunu ikincilleştiriyor. Ermenilerin esas öteki olarak belirmesinde Ermeni Meselesi anlatısına yaslanan resmi söylemin de payı var. Eski diplomat Bilal Şimşir’in yazdıklarına bakın mesela. Hem Ermenilerin yalanlarından, adiliğinden ve kötülüğünden söz eder, hem de bunu “emperyalizmin oyunları”na bağlar. Bu zihniyet çeşitli şekillerde çıkıyor karşımıza. Kilisenin duvarına yazı yazan da, yazıyı yazana müsamaha gösteren yetkililer de farklı noktalardan bu zihniyete bağlı.

Surp Takavor Ermeni Kilisesi duvarı ve kapısı, 2018
^