İMRE AZEM’İN HATAY BELGESELLERİ V: “HATAY: 12-24 EYLÜL 2025”

Tuğçe Tezer
6 Şubat 2026
SATIRBAŞLARI

İmre Azem depremden sonra ilk Hatay belgeselini 17-24 Nisan 2023 tarihleri arasında, biz tanıştıktan ve Antakya’nın deprem sonrası hâline dair sohbetimizden sadece 15 gün sonra çekti. Bu ilk belgesel 1 Haziran 2023’te, birartibir.org’da Bunları anlamamız ve anlatmamız lâzım” başlığıyla yayınlandı. İlk belgeseli izleyen hepimize yüklenen tanık olma sorumluluğu, Hataylıların aidiyet hissi ve “Geri döneceğiz!” iradesiyle derinleşiyordu.

Takvim 1-11 Eylül 2023’ü gösterince, İmre Azem bu defa ikinci Hatay belgeselini çekti. 17 Aralık 2023’te “Yaşamı yeniden kuracak gücümüz var” başlığıyla yayınlanan fikritakip belgeselinde belirsizliğin yerel halk üzerinde yarattığı endişeye ve yine de hiç eksilmeyen dirençli umuda tanıklık ediyorduk bu defa.

5-15 Şubat 2024 tarihlerinde Hatay’a giderek üçüncü Hatay belgeselini çeken İmre Azem, depremin ilk yıldönümünde Hatay’ın geldiği durumu anlama ve yıkımın altında umudu arama çabasına davet ediyordu bizi. İş makinelerinin, durmadan havaya karışan tozun ve bitmeyen bir koşturmacanın eşliğinde geçen belgesel “Yıkımın altında saklanan nergisler” başlığıyla 8 Eylül 2024’te yayınlandı.

“Hatay: 12-24 Eylül 2025” belgeseli, tarihi Antakya sokaklarında başlıyor. Önce arabayla biraz dolaşıyoruz, Antakya sokaklarını tanımanın giderek güçleştiğini görüyor, birlikte üzülüyor, yeniden inşa edilen tek tük tarihi yapının inşaatıyla teselli arıyoruz.

24 Aralık 2024 – 8 Ocak 2025 aralığına odaklanan dördüncü belgesel, “Toz” başlığıyla 13 Temmuz 2025’te yayınlandığında, artık omuzlarımızdaki yük iyice ağırlaşıyordu. Tanık olma sorumluluğu yeni tanıklıklarla daha da büyürken, etrafı saran toz aklımızda kalıyordu –yerler, konular, kişiler değişse de belgesel boyunca hiç kaybolmayan toz…

Sonra aylar geçti ve İmre Azem, 2025 yılının eylül ayında tekrar Hatay’a gitti. “Hatay: 12 – 24 Eylül 2025” başlığıyla tamamlanan beşinci Hatay belgeseli, ilk defa 2025’in Aralık ayında Documentarist Belgesel Film Festivali kapsamında Fransız Kültür Merkezi’nde gösterildi. Hiç eksilmeyen, aksine her defasında ağırlığı artan tanık olma sorumluluğumuzun yükü yine yerinde duruyor. Depremden sonra geçen zaman üç yıla yaklaştığında, yıkımın, endişenin, belirsizliğin, hatta tozun da ağırlaşıp haklı bir öfke ve altından kalkılması zor bir üzüntüye dönüştüğünü izliyoruz.

Zamanın bükülüşü

Zamanın ve mekânın diğer değişkenlere göre değişebilen, göreceli hâli, depremden beri, özellikle de depremin üzerinden uzun bir “zaman”ın geçtiği bugünlerde sıklıkla aklımı meşgul ediyor. 6 Şubat depremlerinin 40. gününden beri, her on günde bir sosyal medyada ısrarla sorduğum büyük bir soru var: “6 Şubat ve 20 Şubat’ta ne oldu? Öncesinde ve sonrasında olmaması gereken neler oldu, olması gereken neler olmadı?” Bu soruyu her sorduğumda aklımdan sayısız şey geçiyor. Her defasında Antakya, Hatay ve deprem bölgesindeki genel durumda bazı açılardan –ve maalesef çoğunlukla istemediğimiz yönde– büyük değişiklikler olurken, bazı konularda hiçbir değişiklik olmuyor.

İlk defa “her şeyden önce nitelikli geçici barınma ve yaşam alanları oluşturulmalı” dediğimizde, depremin ilk günleriydi. Bu yazının yazıldığı 12 Ocak itibarıyla, depremin üzerinden 1070 (bin yetmiş) gün geçmişken, bu ihtiyaç ve talep maalesef geçerliliğini koruyor. Ya da Antakya’nın tarihi ve kültürel mirası, zeytin ve mandalina bahçeleri, yolları, kentsel altyapısı… Yerel halk nerdeyse gündelik yaşamına, kentin deprem öncesi varlığına ve kentsel belleğe dair her konuda hâlâ her gün büyük sorunlarla karşı karşıya kalıyor. Tıpkı depremin ilk günlerinde olduğu gibi. Bir taraftan da kentin ve kırsal alanların her yanını saran taş ocağı, beton santrali ve kalıcı konut şantiyelerinin inşaat faaliyetleri, meşruiyeti, gerekliliği ve uygulanma biçimi şüpheli “rezerv alan” kararları, yerel halkın hayatı boyunca yaptığı tüm birikimin somut çıktısı olan mülkiyet hakkını oldukça belirsiz bir zemine taşıyor. Halk sağlığı ve doğal alanların sürdürülebilirliği açısından oluşan ve şimdiden Antakya’nın, Hatay’ın geleceğine her açıdan gölge düşüren, bir kısmı maalesef geri dönüşsüz sorunlar da cabası.

Bir mekân ve zaman tüneli olarak İmre Azem’in Hatay belgeselleri

İşte İmre Azem’in deprem sonrası Hatay belgeselleri, biz “uzaktakiler” için deyim yerindeyse bir mekân ve zaman tüneli gibi. Her defasında bizi içinde olduğumuz konforlu alandan alıp “o gün”e, Hatay’ın ortasında çukurlarla dolu bir yolun kenarına, tarihi yapıların hoyratça kepçelerle yerinden kaldırıldığı bomboş bir “eski Antakya sokağı”na, kökünden sökülmüş mandalina ağaçlarının yasına, bir deprem duruşması salonuna bırakıveriyor. Öyle ki, her belgeselini izlediğimizde, uzun süre hâlâ oradaymış ve o zamandaymışız gibi bir hisle baş başa kalıyoruz. Depremin üzerinden otuz aydan fazla bir zaman geçtiğinde çekilen beşinci belgesel ise, sanırım bu seride zaman ve mekânın göreceli hâlini en derinden hissettiğim belgesel oldu. Hatay bazı açılardan sanki deprem dün olmuş gibi görünürken, belgeselin bazı kısımlarında, aradan uzun yıllar geçtiğine neredeyse emin oldum.

Samandağ’da mandalinaların çaresizce kurumasına, daha birkaç ay önce yemyeşil mandalina ağaçlarıyla dolu bahçelerin üzerinde yükselen büyük TOKİ inşaatlarına, toprakla, molozla doldurulan tarihi mağaranın yok oluşuna tanık olmak içimizi ürpertiyor.

“Hatay: 12-24 Eylül 2025” belgeseli, tarihi Antakya sokaklarında başlıyor. Önce arabayla biraz dolaşıyoruz, Antakya sokaklarını tanımanın giderek güçleştiğini görüyor, birlikte üzülüyor, yeniden inşa edilen tek tük tarihi yapının inşaatıyla teselli arıyoruz. Belgeselde bu defa, depremden bir buçuk sene sonra, 2024 Temmuz’unda yapmaya başladığım Antakya Yürünebilir Tarih Turu’na da uğruyoruz. Eylül 2025’te henüz inşaat faaliyetinin devam ettiği Kemalpaşa Caddesi’nden, iş makinelerinin arasından geçerek, turun başlangıç noktasına, Köprübaşı’nda Eski Müze’nin önüne ulaşıyoruz. Yine her yer toz içinde. Eylül ayındaki Yürünebilir Tarih Turu’nu, geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz değerli Antakyalı gazeteci arkadaşımız Sinan Seyfittinoğlu anısına düzenliyoruz. Sinan’ın senelerdir ve özellikle depremden sonra her yönüyle, tüm sorunları ve ihtiyaçlarıyla belgelediği Antakya sokaklarını, bu defa onun hatırasıyla, Antakya gazetesinden arkadaşları, Antakyalılar ve Antakya severlerle beraber adımlıyoruz. Turun bitiminde, Saray Caddesi’nin hemen arkasında, yavaşça kararmaya başlamış havada, bitmek bilmeyen toz ve şantiyelerin ışıkları etrafımızı sarıyor.

Sonra yolumuz 75. Yıl Bulvarı’na düşüyor, dördüncü belgeselde de misafiri olduğumuz, Antakya’nın Dom nüfusundan belgesel yönetmeni Mehmet Kuyumcu’yla beraber hem depremden sonra yolların ortasında kalmış aile mezarlığını ziyaret ediyoruz, hem de gözlerimizi kapatıp çocukluğunun geçtiği sokakların büyük değişiminin ortasında bulmaya çalıştığı geçmişteki gündelik yaşamının anısına tanıklık ediyoruz.

“Bize niye bunu yapıyorlar?”

Bir süre sonra kendimizi Samandağ’da buluyoruz. Rezerv alan gündeminin son aylarda en büyük dönüşüm, değişim ve maalesef tahribata yol açtığı Kurtderesi’ndeyiz. Hazine arazisi yerine halka ait tapulu mandalina bahçelerine yapılmak istenen kalıcı konut inşaatları gündeminin Samandağ halkında yol açtığı kim bilir kaçıncı yıkıma, dalında tazecik mandalinalarla kökünden sökülen ağaçlardan oluşan yığına, mandalinaların çaresizce kurumasına, daha birkaç ay önce yemyeşil mandalina ağaçlarıyla dolu bahçelerin üzerinde yükselen büyük TOKİ inşaatlarına, konut yapılmak istenen arazide kaldığı için toprakla, molozla doldurulan tarihi mağaranın yok oluşuna tanık olmak içimizi ürpertiyor. Bir de tarifsiz bir keder gelip içimize yerleşiyor. Bu sırada yerel halktan biri, kesilen mandalina bahçelerinin ortasında kalmış konutunun kapısında, “Biz dün gelmedik, dedemin dedesi de buradaydı. Biz bin yıldır buradayız. Bize niye bunu yapıyorlar? Neden? Asla affetmeyeceğiz. Asla” diyerek dünyadaki en haklı sözleri, soruları dile getiriyor.

Kırıkhan’a geldiğimizde, depremden az hasarla çıkan bir apartmanın “acil yıkılacak yapılar listesi”ne alındığını haber alıyoruz. Halbuki 6 Şubat ve 20 Şubat’ta, takip eden artçı depremlerde sağlam kalmış, üstelik her ihtimale karşı güçlendirme yapılmış bir yapı söz konusu. Yapının müteahhidi ile hâlâ içinde yaşayanlardan biri olan şehir plancısı, bu kadar büyük sarsıntılardan “sağ çıkmış” bir yapının, yıkılmak şöyle dursun, deprem ve kent hafızası için tescillenmesi gerektiğini söylüyor. Evin hemen karşısında, ucu bucağı görünmeyen kalıcı TOKİ konutlarının inşaatlarını izliyoruz beraber; bu sırada, bu konutların inşa edilmesinin neden “kent kurmak” anlamına gelmediğini “Evini, komşunu, evinin büyüklüğünü seçemiyorsun” diye ifade ediyorlar. Üstelik bu durumun Hatay’ın tamamı için geçerli olduğunu gayet iyi biliyoruz.

Yine toz içinde, Antakya’nın Sümerler mahallesindeyiz. Bir okulun karşısında bir gecede kimseye haber vermeden açılan bir beton santralinin okul bölgesinde ve yaşam alanlarında ne kadar büyük sorunlara yol açacağını dinliyoruz bu defa. Yılda üç kez mahsul veren tarım alanlarının, yok edilen meraların, yerel halkın yaşam kültürüne uygun olmayan kalıcı konutların neden olabileceği yerinden edilme ve göçü, her gün yeni baştan yaşanan ve her defasında üzerine bir yenisi eklenen travmaları düşünüyoruz.

Halbuki beyaz köprü daha geçen gün duruyordu orada. Ama Asi Nehri’nde ısrarla demirle, betonla, nehrin içine moloz dökülerek yapılan “su taşkın alanı ıslah projesi” nedeniyle “yıkılması gerekli görülmüş”.

Samandağ’da, neredeyse yirmi yıldır üç mahallenin ortasında duran, yerel halkın tüm karşı çıkışlarına ve kapatılmasına, faaliyetini durdurmasına dair mahkeme kararlarına rağmen her nasılsa ısrarla çalışmaya devam eden beton santralinin önündeyiz bu defa. Beton santralinin sahibi ve çalışanlarının yerel halktan birini, Samandağ Ekoloji Grubu’nun bir üyesini darp etmesi nedeniyle dün gece hastane önünde yapılan basın açıklamasını takiben, beton santralinin önünde yapılan basın açıklamasına katılıyoruz. Açıklamadan sonra, Samandağ’ın Çöğürlü mahallesine gidiyoruz, mahallenin muhtarıyla sohbet ediyoruz. Sohbetimizin arka planındaki hiç susmayan hafriyat kamyonu, iş makinesi gürültüsü, bir de oturduğumuz bahçedeki yaprakları kurutan tozun depremden beri bu coğrafyayla ne kadar bütünleştiğini hayretle farkediyoruz.

Beyaz köprü yıkılıp Asi Nehri kurutulurken

Tekrar Antakya’ya dönüyoruz sonra. Daha birkaç gün önce yerinde duran, Antakya Yürünebilir Tarih Turu’nun bitiminde hep beraber üzerinde yürüyüp fotoğraf çektirdiğimiz, Atatürk Parkı’nın girişindeki beyaz köprünün yıkıldığını üzüntüyle izliyoruz. Halbuki daha geçen gün duruyordu orada. Ama Asi Nehri’nde ısrarla demirle, betonla, nehrin içine moloz dökülerek yapılan “su taşkın alanı ıslah projesi” nedeniyle “yıkılması gerekli görülmüş”. Daha geçen yıl rahatlıkla oturup süvari kahvemizi yudumladığımız Orta Kahve, şimdi maalesef toz içinde. Karşısındaki ağaçların yerini hafriyat kamyonları ve toz-toprak almış. Asi Nehri’nin kenarına geldiğimizde, geçtiğimiz yılı düşünüyoruz yine; akacak suyu kalmamış kadim nehre, içine dökülen molozun üzerinde seyreden iş makinelerine şimdi kederle bakıyoruz.

Depremden sonra “rezerv alan” gündemi, ilk ortaya çıktığından beri Hatay’da her zaman bir endişe sebebi oldu. Mülkiyetini kaybetme endişesi, önce Dikmece, Mağaracık ve ardından Kurtderesi’nde zeytinlikleri, mandalina bahçelerini kaybetme korkusuyla birleşti. Aylardır gece-gündüz devam eden Samandağ-Kurtderesi halkının başlattığı mandalina nöbetine düşüyor yolumuz. Nöbete katılanlar diyor ki: “Bütün hayatımız boyunca çalışıp yetiştirdiğimiz mandalina ağaçlarını kesmeyin, ihtiyaç fazlası kalıcı konut yapmayın, doğaya bu geri dönüşsüz zararı vermeyin, bu korkuyu bize daha fazla yaşatmayın.” Nöbette söylenen, duyduğumuz her söze tüm kalbimizle katılıyoruz.

Nöbetten birkaç gün sonra bu defa Samandağ-Kurtderesi mandalina yürüyüşündeyiz: “Samandağ’a sahip çıkıyoruz!” diyor yürüyüşü düzenleyenler. Bundan doğal ne olabilir ki, evine, ağacına, toprağına sahip çıkmaktan daha doğal ne olabilir? Etrafımızdaki vadilerin hepsinin molozla, dağların taş ocaklarıyla dolduğunu görüyoruz. Yine birkaç gün geçiyor. Bu defa Kurtderesi halkının mandalina bahçelerini inşaat şirketlerinden korumaya çalıştığı nöbete bir polis baskını yapıldığını, yerel halkın fenalaştığını, gözaltına alındığını izliyoruz.

Samandağ-Antakya arasında mekik dokuduğumuz belgeselde, yine Antakya’da, bu defa Affan Mahallesi’ndeyiz. Antakya’nın tarihi Affan mahallesinin ortasındaki bir evin balkonunda, bir sohbete katılıyoruz. Tarihi dokunun deprem sonrası durumunu konuşurken “Çok yıktılar ağabey, çok yıktılar. Tarihsel dokuyu yok ettiler” diyor sakinliğinde üzüntü ve haklılık saklı, yaşça büyük biri. “Karşıya [kentin çeperinde yapılan TOKİ konutlarına] gidersek belki lüks yaşarız, ama huzurumuz kalmaz” diyor. Depremde ve depremden sonra sağlam kalmış evinden neden çıkması gerektiğini anlamaya çalışsa da, ortada geçerli bir sebep olmadığı apaçık görülüyor. Affan mahallesinden sonra Hatay Adliyesi’nde, Cemil Çapar Apartmanı deprem davasının duruşmasına katılıyoruz. Aradan geçen otuz ayın ardından deprem davalarında yargılamanın ve adaletin içimize hiç sinmeyen durumu bizi öfkelendirirken, adalet arayan ailelerin mücadelesiyle cesaret ve umut hissediyoruz.

Belgeselin bitiminde, Samandağ-Kurtderesi halkından, yaşça büyük üç kadın yan yana oturuyor. Arkalarında yerel halktan kalabalık bir grup bekliyor, mandalina nöbetine yapılan polis baskınıyla ilgili konuşmalar yapılıyor. Sonra öndeki kadınlardan biri, Kurtderesi köyünden yaşlıca bir teyze, depremden sonra Hatay’da yaşananların yerel halka etkisini, üzüntüyü, öfkeyi özetleyen ve büyük ihtimalle Hatay’da yaşayan birçok kişinin sahipleneceği şu cümleleri kuruyor: “Neden? Suçum ne? Ne toprak kaldı, ne ev kaldı, ne insan kaldı… Zaten ölmüşüm. Hakkım yok, hakkımı helal etmeyeceğim… Bu benim toprağım. Kime verecek, kime?.. Yazıklar olsun, hakkımı helal etmeyeceğim…”

^