VEFATININ 12. YILINDA MALCOLM MCLAREN

8 Nisan 2022
Malcolm McLaren ve Vivienne Westwood
SATIRBAŞLARI

Malcolm McLaren: Tam mânâsıyla bir despot olan büyükannem Rose büyüttü beni: Yedi yaşıma kadar okula gitmeme izin vermedi. Okumayı yazmayı kendisi öğretti bana. Okuduğum ilk kitap Charlotte Bronte’nin Jane Eyre’iydi. Beş yaşımda başladım, yedi yaşımda bitirdim. İlk başta, günde yarım sayfadan fazla ilerleyemiyordum. Sonra giderek, randımanım arttı yavaş yavaş. Her iki kelimeden biri için sözlüğe bakmam gerekiyordu.

Hatırlıyor musunuz romanı?

Evet, ama bu karanlık kitabı sevmemiştim. Hayatın ne kadar zor olduğunu, mücadele etmek gerektiğini sokuyordu insanın kafasına. Maalesef bütün ergenlik çağıma damgasını vurdu: Bu çok çetin bir hayattan beni kurtaracak bir fırsatın karşıma çıkmasını bekliyordum hep.

Godard, çarşafın üstüne değil de, altına kamerayı yerleştiren ilk kişinin Vadim olduğunu anlatıyordu. Bu açıklamaya hayran kaldım, size kendinizin de becerebileceğiniz hissini veriyordu. Çok punk-rock bir fikirdi.

Büyükanneniz okula gitmenizi neden istemiyordu?

Etrafımda kendisinden başka bir yetişkinin olmasına tahammül edemiyordu, ister annem olsun, ister öğretmenler, ister polis. Herhangi bir otorite figürüne ya da başka öğrencilere tahammülü yoktu. 13 yaşına gelinceye kadar onunla uyumak zorunda kaldım. Ergenliğe geldiğimde, gidip yukarda otuzbir çekip, bitirince gelip yanına yatmamı söylüyordu! Fazlasıyla Victorya tarzı, gotik, ruh daraltıcı bir eğitimdi. O oyuncu olmak istermiş, ama içinde yer aldığı orta sınıfta, oyuncu olmak orospuluk olarak görülüyordu.

Oyuncu olmak istediğine göre, sizi sık sık sinemaya götürüyor muydu?

Evet, sonra onun odasına döndüğümüzde, beni yatağa oturtuyor, perdenin arkasından çıkıp filmdeki aktrislerin repliklerini tekrarlıyordu, ben de yataktan alkışlıyordum. Anlatının gücünü o öğretti bana, olağanüstü bir hikâye anlatıcısıydı.

En çok etkilendiğiniz sinemacılar hangileri?

Web ortamını devasa bir ticaret merkezi olarak görüp eline geçeni size satmaya kalkanlarla, bu ortama bedava bilgi sunanlar arasındaki savaşın galibi 21. yüzyılın kültürünü tayin edecek.

Kesinlikle, Jean-Luc Godard ve Roger Vadim.

Jean-Luc Godard’ı anladık da, Roger Vadim çok şaşırtıcı.

Çünkü üniversitede öğrenciyken, bir gün Londra’da bir sinemaya konuşma yapmak üzere Godard gelmişti. Guardian’ın ünlü film eleştirmeni Godard’a en çok hangi yönetmeni beğendiğini sordu. Godard gayet kendinden emin, tepeden cevap verdi: “Roger Vadim.” Öteki, sandalyesinden düşüyordu neredeyse: “Eisenstein değil mi?” Godard ısrar etti: “Hayır, Roger Vadim!” “Peki ama, niçin Roger Vadim?” “Çünkü o en büyük amatör.” O anda, Godard’ın ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştım, ama ağzından çıkan laf kafamın içinde uzun süre yankılandı. Sonra bir gün anladım: Amatörlerin hiçbir şeyden korkusu yok, kuralları değiştirebilirler, “outsider” olma hakkını kendilerine tanıyabilirler. Belli bir şeye göre yapılanmış değiller, “profesyonel” değiller. Godard, çarşafın üstüne değil de, altına kamerayı yerleştiren ilk kişinin Vadim olduğunu anlatıyordu. Bu açıklamaya hayran kaldım, size kendinizin de becerebileceğiniz hissini veriyordu. Çok punk-rock bir fikirdi.

Satın aldığınız ilk plağı hatırlıyor musunuz?

“Heart and Soul”du, eski bir Broadway şarkısı, 50’lerin sonlarında Jan ve Dean adında iki surf şarkıcısı söylüyordu. İkinci plağım, Curtis Lee’nin “Pretty Little Angel Eyes”ıydı. Üçüncüsü de Elvis Presley’in “I Got Stung”ı.

Hâlâ dinliyor musunuz onları?

İhtiyacım yok: Hepsi kafamın içinde. Baştan sona söyleyebilirim. İnsanın hafızası çok güçlü olabiliyor, bu şarkılar beynime nakşolmuş. Güzel Sanatlar Fakültesi’nden ayrıldıktan sonra, bütün vaktimi Portobello Road’da ya da daha kenarda köşede saklı başka eskicilerde geçiriyordum, rafları, sepetleri karıştırıp pop plakları arıyordum. Üç bin civarında plak topladım. Ve bu plaklarla kendi anti-dünyamı yaratabileceğim, vahşi olabileceğim, kendi kurallarımı koyabileceğim ve kendi sanatsal ekolümü yaratabileceğim bir yer aramaya başladım. King’s Road’a işte böyle yolum düştü, 70’li yılların başlarında kendi moda dükkânlarımı yarattım.

Sanat eğitimi gördünüz. Sizce en önemli isimler kimlerdi?

O kadar çok var ki! Bütün büyük ressamlar arasındaki tek ortak yan –bunu biyografilerini okurken keşfettim– hayatlarının muhteşem başarısızlıklardan ibaret olması. Ama artık tek hatırlanan şey, tablolarının fiyatları. Bugün müzeler ticarete yer veriyor, sergi küratörleri yeni sanatçılar. Alıyorsun ve miksaj yapıyorsun.

Ben de, bir sürü para makinesi aldım, onların içindeki eski resimlerin yerine kendi hayatımdan iki bin kesiti yerleştirdim. Adını da Hakikilik ve Karaoke Kumarhanem koydum. Bence bugünün kültürünü en iyi özetleyen iki kelime. Karaoke: Her şeyin taklit temelinde olduğu bir dünya; başkalarının çalışmalarından esinlene esinlene hiçbir sorumluluk üstlenmiyorsun. Ve hakikilik: Gerçek olan, hakiki olan bir şeyler bulma, kazıma arzusu. Bugün pek çok sanatçının sorunu, karaokeyi hakikileştirmeye çabalamaları… (gülüyor) Bu savaş internet üzerinde de ortaya çıkıyor: Web ortamını devasa bir ticaret merkezi olarak görüp eline geçeni size satmaya kalkanlarla, bu ortama bedava bilgi sunanlar arasındaki savaşın galibi 21. yüzyılın kültürünü tayin edecek. Napster’ı icat eden herif 21. yüzyılın ilk azizi.

Çeviren: Siren İdemen

Roll, sayı 50, Şubat 2001

^