Henüz tutukluyken Express için yaptığımız mektup-söyleşide “Birçok serginiz oldu, ama hepsi yokluğunuzda yapıldı, bu size nasıl hissettiriyor” diye sormuştuk. Bugün dışarıda, burada kişisel serginde olmak nasıl bir his?
Dilan Cudi Saruhan: Zamanın benden bağımsız devam ettiğini hissettiriyor. Evet, ben yokken de sergiler yapıldı, yeni işler ortaya çıktı, sanat dünyası değişti, her şey kendi akışı içinde devam etti ve ben cezaevi şartlarında bütün bunları takip etmekte zorlandım. Çünkü içerideyken iletişim materyallerine ve bilgiye ulaşmak kolay değil. Ama bir şekilde hayata devam ediyorsun. Sergimle ilgili haberler aldığımda dışarıda olmasam da hâlâ düşünebilmenin, üretebilmenin ve mücadele etmenin duygusu bana güç verdi. Belki bu yüzden Depo’daki sergi sadece bir “sergi” değil benim için, kaldığın yerden yaşama devam etmeye çalışmak biraz da. İnsan her zaman kaldığı yerden devam edemeyebiliyor çünkü. Sergideki çalışmalarım on yıllık bir sürecin toplamı. Böyle bakınca, sanatla aramda hiç kesinti olmamış, onu görüyorum. Hayat benden bağımsız bir şekilde akıp gitse de kendimi var kılabilme ihtimallerini kaybetmemişim.

Sergide cezaevi öncesinde, cezaevinde ve sonrasında yaptığın işler bir arada. On yıllık bir birikim var. Dünyaya ve sanata bakışın, işlerine yansıması açısından tutsaklığının merkezde olduğu üç dönemden söz edilebilir mi?
Hayatımın önemli bir evresini cezaevinde geçirdim. Sanata başladığım dönemde cezaevi hayatının başlaması tabii ki önemli ve bu geniş bir zaman dilimini kapsıyor. Ama, cezaevinde bir hayat vardı, nasıl ki orada hayatı bitirmediysem, şimdi de dışarıda bir hayat, bir akış var ve şimdi o akışın içindeyim. Tutsaklık işlerimi, malzemelerimi etkiledi, ama eğer “cezaevi sanatı” diye bir şey varsa, benim yaptığım o değil. Bu nedenle cezaevini merkeze almak işlerime haksızlık olur. Üretimimin eksenindeki konularla cezaevine girmeden önce de ilgileniyordum: Sınırlar, denetim, hafıza, kayıt altına alma, bürokratik şiddet, insan hakları, özgürlük… Bütün üretimlerim Dilan’ın kişisel deneyimlerinden yola çıkarak ortaya koydukları. Bu toplumun Kürt ve kadın kimliği üzerinde yaşattıklarını yaşadım, öğrendim, gördüm ve bunları anlatabilmenin yollarını arıyorum. Düşüncemi yansıtabileceğim bir alan sanat. Dilan sadece cezaevinde direnen değil, dışarıda da direnen, hayatı anlamlandıran, kendine alan açmaya çalışan biri.
Serginin ana konseptlerinden biri mekân. Cezaevi öncesindeki işlerimde de mekân önemli bir odaktı. Sonrası için de merkezi konumda. Cezaevinden çıkan biri olarak hissettiğim ve yaşadığım şöyle bir şey, ilk başta özgürlük duygusunu yaşama isteği duyarken, giderek bu korunma ve sığınma kaygısına dönüşebiliyor, bu yüzden kendine bir alan açmaya çalışıyorsun. İnsan doğasında mekân arayışı, korunaklı bir alana geçme ihtiyacı var. Mekânın olanakları doğrultusunda malzeme, konu ve imge nasıl biçim değiştiriyor, bu önemli ve serginin derdi biraz da bu. Bir mekân insanın içine yerleşir mi? Biraz da buradan bakıyorum. Çünkü beden bize hem dışarıyı hatırlatır hem de içeriyi, girebildiğimiz ve giremediğimiz alanları gösterir. Bedeni ruhun kılıfı olarak görürsek, beden ruhun mekânı, duygunun mekânı olur.
Tutsaklık işlerimi, malzemelerimi etkiledi, ama eğer “cezaevi sanatı” diye bir şey varsa, benim yaptığım o değil. Cezaevini merkeze almak işlerime haksızlık olur. Üretimimin eksenindeki konularla cezaevine girmeden önce de ilgileniyordum. Sınırlar, denetim, hafıza, kayıt altına alma, bürokratik şiddet, insan hakları, özgürlük…
Yedi yıl sonra mekânla, şeylerle ilişkinde öncesine göre nasıl değişiklikler gözlemliyorsun?
Cezaevinde mekân, sınırları önceden belirlenmiş, hareket alanının kısıtlandığı bir yer. Nerede duracağın, nereye gidebileceğin, neye ne kadar yaklaşabileceğin senin dışında belirleniyor. Bir süre sonra bu sınırlar yalnızca fiziksel olmaktan çıkıyor, bedeninle ve çevrendeki şeylerle kurduğun ilişkiye yerleşiyor. Dışarı çıktığımda mekânın sınırsız olduğunu düşünmedim. Çünkü dışarıda da farklı sınırlar, görünür ya da görünmez kontrol biçimleri var. Ama mekânı kullanma, içinde hareket etme ve onunla ilişki kurma imkânım değişti. Bir yere istediğim zaman gidebilmek, bir nesneye dokunabilmek, bir pencerenin önünde durabilmek ya da yalnızca yürümek, bunların ne kadar önemli olabileceğini yeniden fark ettim. Eskiden gündelik hayatın sıradan bir parçası olan bazı nesneler, cezaevinden sonra benim için başka anlamlar kazandı.
Nesnelerle ilişkinde nasıl bir değişiklik oldu?
Bir nesnenin yalnızca ne olduğu değil, ona erişebilmek, onu kullanabilmek ve onunla ne yapabileceğine karar verebilmek önemli hale geldi. Bütün bunlar sanat üretimimi etkiledi. Mekânı artık yalnızca içinde bulunduğum fiziksel bir yer olarak düşünmüyorum. Bedenin, hafızanın, iktidarın ve özgürlüğün birbiriyle karşılaştığı bir alan olarak görüyor ve hissediyorum. Belki de bu yüzden mekânın sınırları, boşlukları ve imkânları üzerine daha fazla düşünüyorum.

Serginin bütünü, yedi yıl boyunca minik minik kâğıt parçalarına ince ince çizilmiş desenlerle dolu. Desenlerin çokluğu, çizimlerin oya gibi işlenmiş olması zaman üzerine de düşündürüyor. Yedi yılı cezaevine kapatılmış olarak geçirmek zaman algını nasıl değiştirdi?
Sergide 131 adet çerçeveli iş var. Çerçeveye konmamış ama masada, yine duvarda sergilenen 400’e yakın iş bulunuyor. Bunun dışında, yine bu ebatlarda olup hâlâ cezaevinde hapsedilen, absürd gerekçelerle bana verilmeyen, sayısını benim de hatırlayamadığım çok çizim var.
Cezaevinde günler birbirine benziyor, mekân, hareket alanı ve gündelik hayatın büyük bölümü sınırlandırılmış durumda. Bir süre sonra zamanı takvimle ya da dışarıdaki gelişmelerle değil, kendi tekrarlarıyla ölçmeye başlıyorsun. Çizmek benim için bu tekrarın içinde başka bir zaman kurma biçimiydi. Küçük kâğıtların üzerine ince ince, sabırla desenler çizmek, bir anlamda zamanla çalışmaktı. Her çizgi, her ayrıntı, zamanın içinden geçmenin bir yoluydu. Çizimler çoğaldıkça geride bıraktığım günlerin de görünür bir birikimi oluştu. Ama bunları yalnızca cezaevinde geçen yedi yılın kaydı olarak görmüyorum. Aynı zamanda, koşullar ne olursa olsun üretmeye devam etmenin ve kendime bir alan açmanın yollarıydı.
Bir mekân insanın içine yerleşir mi? Beden bize hem dışarıyı hatırlatır hem de içeriyi, girebildiğimiz ve giremediğimiz alanları gösterir. Bedeni ruhun kılıfı olarak görürsek, beden ruhun mekânı, duygunun mekânı olur.
Belki de zaman algımdaki en büyük değişim zamanın yalnızca geçen bir şey olmadığını fark etmek oldu. Bazen bir gün hiç bitmeyecekmiş gibi uzun, bazen de geriye dönüp baktığında yıllar tek bir yüzeyde birikmiş gibi geliyor. Sergideki çizimlerin çokluğu bu deneyimi taşıyor: Birbirine benzeyen, ama bütünüyle aynı olmayan anların, küçük hareketlerin ve tekrarların birikimi.

Dışarı çıktıktan sonra, zaman tekrar senin olunca onu algılayışında neler değişti? Yedi yılı telafi etme telaşına kapıldığın oldu mu?
Evet, dışarı çıktıktan sonra yedi yılı telafi etmem gerekiyormuş gibi hissettiğim zamanlar oldu. Ama bir süre sonra, telafinin de başlı başına bir baskıya dönüşebildiğini fark ettim. Çünkü kaybettiğin zamanı geri getiremiyorsun. Dışarıda geçirdiğin her günü daha fazla şey yaparak, daha hızlı yaşayarak doldurmaya çalışsan da bu mümkün değil. Aslında, daha çok hapsedildiğim zamandan devam ediyormuşum gibi, bıraktığım yerden devam ediyormuşum gibi hissettim. Hâlâ bu hali yaşıyorum ara ara, dışarıdaki zamanı dondurmuşum gibi. Tabii bu durum çok zorladı, yordu beni. Neticede her şey değişmiş, duygular, ilişkiler, diyaloglar, İstanbul bile.
Dışarıda da farklı sınırlar, görünür ya da görünmez kontrol biçimleri var. Ama bir yere istediğim zaman gidebilmek, bir nesneye dokunabilmek, bir pencerenin önünde durabilmek ne kadar önemli. Mekânı artık bedenin, hafızanın, iktidarın ve özgürlüğün birbiriyle karşılaştığı bir alan olarak görüyor ve hissediyorum.
Tutsakken dışarısı özgürlükle özdeşleşiyor ister istemez, ama dışarıdaki sınırları, parmaklıkları nasıl yaşıyorsun, dışarıda özgürlük var mı?
Fiziksel takibe maruz kaldım, hâlâ yurtdışına çıkış yasağım var. Yani sözde dışarıdayım, ama hareket alanım hâlâ sınırlandırılıyor. Nerede bulunabileceğime, nereye gidemeyeceğime dair devam eden bürokratik denetim var üzerimde. Cezaevinden çıkmış olmak denetimin bütünüyle ortadan kalktığı anlamına gelmiyor, yalnızca biçimi değişiyor. İnsanın kendini güvende hissetmediği yerde özsavunma ihtiyacı ortaya çıkıyor. Benim için sanat üretimi de bu ihtiyacın bir parçası. İşlerimi özsavunma alanlarım olarak görüyorum. Ama bu, kendimi korunaklı bir yere kapatmak istediğim anlamına gelmiyor. Daha çok, güvensizlik duygusuyla ve sınırlandırılmış olma haliyle nasıl ilişki kurabileceğimi araştırıyorum.

Böyle söyleyince örneğin sergideki şemsiyeler geliyor akla…
Evet, şemsiyeler de bu düşünce etrafında şekillenen işler. Şemsiye gündelik hayatta bizi yağmurdan ya da güneşten koruyan tanıdık bir nesne. Bir tür kişisel korunak oluşturuyor, insan onu açtığında kendisiyle dış dünya arasına ince bir sınır koyuyor. Fakat benim işlerimde bu koruma işlevi giderek belirsizleşiyor. Şemsiyeler bazen ters dönüyor, bazen kaidesiz kalıyor, bazen de formlarıyla tehditkâr bir hâl alıyor. Seni koruması beklenen nesne bir anda kendi güvencesizliğini görünür kılıyor. Şemsiyelerin yüzeylerindeki yarıklar da önemli. Dışarıyla ilişkiyi bütünüyle kesmek yerine, dışarıyı görmeye çalışan açıklıklar bunlar. Bir yanda korunma ihtiyacı var, diğer yanda dışarıyla bağ kurma ve orada ne olduğunu anlama isteği. Bu iki durum birbirini ortadan kaldırmıyor. Şemsiyeler yalnızca sığınak fikrini değil, sığınmaya neden ihtiyaç duyduğumuzu da düşündürüyor. Neden korunmak zorundayız? Bizi koruması beklenen şey gerçekten güvenli mi? İnsan, kendisini korumaya çalışırken ne kadar özgür kalabiliyor? Dışarı çıktıktan sonra bu sorular benim için daha somut hale geldi. Özgürlüğün yalnızca fiziksel olarak bir yerden çıkmakla ilgili olmadığını, hareket edebilmek, güvende hissetmek ve kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmakla da ilişkili olduğunu deneyimledim. Şemsiyeler de bu çelişkinin içinde duruyor: Hem korunma arzusunu hem de korunmaya ihtiyacı duyuran bir dünyayı görünür kılıyor.

C-9 hapishanedeyken yaptığın, epey zorlukla dışarı çıkardığın bir çalışma. Doğal olarak onun ilk “sergilendiği” alan içerisi aslında. Oradaki tepkiler nasıldı?
Cezaevinde ip satışı yasak. İpleri elde edebilmem için annem bana çeşitli renklerde kazaklar örüyordu, ben de gönderdiği kazakları sökerek ip elde ediyordum. Annem o kadar güzel örüyordu ki, arkadaşlarım “Dilan, yazıktır, sökme” diyorlardı. Yaptığım nakışlar için “Çok iyi nakış yapıyorsun” diyor, beğeniyorlardı. (gülüyor) Beni Odysseus’un eşi Penelope’ye benzetiyorlardı. Penelope taliplerini atlatmak için gündüzleri ördüğü örgüyü geceleri söker. Benim içinse sökmek, yeniden üretmenin bir yoluydu. Bir şeyin biçimini bozarak başka bir şeye dönüştürmek, elimdeki kısıtlı malzemeyle yeni bir alan açmak anlamına geliyordu. C-9’u üretirken cezaevindeki arkadaşlarımın tepkileri de sürecin bir parçasıydı. Bir yandan yaptığım işe şaşırıyor, bir yandan da onu kendi deneyimleri üzerinden anlamlandırıyorlardı. Sonuçta orada ürettiğimiz şeyler yalnızca sanat nesneleri değildi, birlikte yaşadığımız mekânın, yasakların ve gündelik hayatın içinde ortaya çıkıyorlardı.

Cezaevindeki tutsak kadınların saçlarını kesip biriktirdiğin, onları uç uca getirip birleştirdiğin Köprü de bu bir aradalığın eseri. Onu nasıl anlatırsın?
O çalışmayı bir eylem olarak görüyorum. Çünkü sistem seni uzun yıllara yayılan cezalandırmaya tabi tutarak sesini, sözünü, imgeni unutturmayı hedefliyor. Saçların sahipleri uzun yıllardır içeride mahkûm olan ya da uzun bir süredir yargılanan ve dosyalarının akıbeti belli olmayan, hapsedilmiş siyasi kadın tutsaklar. Saçın insan DNA’sını taşıdığına, genetik kimliklendirme yapıldığına, yapılacak inceleme sonucunda saçın hangi biyolojik geçmişe sahip olduğunun bilinebileceğine dair araştırmalar var. Ben bu okumaları yaparken bürokratik denetimi delmeye ve kadınların bir parçasını nasıl özgürleştirebileceğime, unutulmaya karşı nasıl durmak gerektiğine dair düşünmeye başladım. Bu iş tam iki yılda gerçekleşti.
Saçları kendi yatak çarşafıma yerleştirdim, bu çalışmayla saçlar için taşıyıcı bir konstrüksiyona dönüştü. O çarşaf uzun süre bedenimle hemhal olmuş bir parçaydı ve doğal olarak artık bedenimin parçası olmuştu. Dolayısıyla, ondan daha iyi bir taşıyıcı malzeme bulamazdım.
Cezaevinden çıkmış olmak, denetimin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor, yalnızca biçimi değişiyor. İnsanın kendini güvende hissetmediği yerde özsavunma ihtiyacı ortaya çıkıyor. İşlerimi özsavunma alanlarım olarak görüyorum. Güvensizlik duygusuyla ve sınırlandırılmış olma haliyle nasıl ilişki kurabileceğimi araştırıyorum.
Saçları dışarıya nasıl çıkardın?
Arkadaşlara yapmak istediğim çalışmayı anlattım ve onlar da kabul ettiler. Yavaş yavaş saçları toplamaya ve topladıklarımı dikmeye başladım. Hatta buna dair eskizler Emre Zeytinoğlu’nun Görülmüş Mektuplar sergisinde de yer aldı. Diktiklerimi büyük titizlikle saklamaya başladım. Saçları uç uca ekleyip dikme sürecinin sonları Mahsa Amini eylemlerinin başladığı zamana denk geldi. Mahsa Amini’nin katledilişinin ardından Türkiye’de yapılan eylemler ve içeride olan bizlerin çeşitli uluslararası kurum ve kuruluşlara yazdığı kınama dilekçeleri sonucunda koğuşta cezaevi idaresi tarafından ciddi bir baskı oluşmuştu. Baskın niteliğinde aramalara, anlamsız gerekçelerle eşyalarımıza el konmasına, disiplin cezalarına maruz kalıyorduk. Bu yüzden, elimdeki çalışmayı dışarı çıkarmam gerekiyordu. Çünkü el konup benden alınabilir, bunun sonucunda cezalandırılabilirdim. Saç saklamak da yasak cezaevinde. Sonuç itibarıyla kıyafetlerimin içine koyup saklayarak çıkardım. Saçların tamamı çarşafa dikili değil ve o dönem kullandığım iğne bile hâlâ üzerinde, apar topar çıkardığım için üstünde kalmıştı. Neticede saçlar bürokratik denetimi delerek firar etmiş oldu.
Bugün cezaevindeki malzeme kısıtlılığı ortadan kalktı, istediğin malzemeyle, istediğin gibi çalışabilir olmak nasıl bir imkân?
Elbette önemli bir imkân. Bir fikri gerçekleştirmek için malzeme aramak, mevcut olanı dönüştürmeye çalışmak ya da nasıl temin edilebileceğini veya saklanabilirliğini, sürekliliğini düşünmek zorunda kalmamak üretim sürecini değiştiriyor. Artık bir fikri malzemenin sınırları içinde düşünmek zorunda değilim, malzemenin kendisinin bana açtığı imkânlar var. Aynı zamanda, bilgiye ve okuma kaynaklarına ulaşmam daha kolay ve hızlı. Öte yandan, cezaevindeki kısıtlılığın üretimim üzerinde belirleyici bir etkisi olduğunu da düşünüyorum. Orada malzemeye ulaşmak, onu elde etmek ve dönüştürmek başlı başına üretim sürecinin parçasıydı. Örneğin C-9 işlerinde annemin ördüğü kazakları sökerek elde ettiğim ipler yalnızca bir üretim malzemesi değil, annemin emeğini, aramızdaki ilişkiyi ve cezaevinin koşullarını da taşıyor.
Kısıtlı malzemeyle, dönüştürülmüş malzemelerle çalışmanın yaratıcılıkla ilgili meydan okuyan bir yanı da var mı?
Elindekiyle ne yapabileceğini düşünüyorsun, onun alışılmış işlevinin dışına çıkmaya çalışıyorsun. Ama bunu sadece yaratıcılığı besleyen bir şey olarak anlatmak istemem. Çünkü malzemenin olmaması bazen gerçekten bir engel. Bir işi yapabilmek için çok fazla enerji ve zaman harcayabiliyorsun. Bugün daha fazla malzemeye ulaşabiliyorum, ama cezaevinde geliştirdiğim yöntemler orada kalmadı, hâlâ malzemeye başka türlü bakmamı sağlıyorlar. Malzemenin nereden geldiği, nasıl bir hikâye taşıdığı çok önemli benim için. Malzemenin kendisi kadar, onunla kurduğum ilişki de üretimimin bir parçası.

İşlerinin bir kısmı birbirine zıt iki yönlü okumaya açık. Örneğin, Kovuk da, Beden de öyle. Sığınak, korunak gibi de görülebilir, kapatan, hapseden, daraltan cendereler gibi de. Bunlar birbirine zıt okumalar mı, yoksa eşzamanlı ve bir arada mı?
Bir mekânın içinde güvende hissederken aynı zamanda onun sınırlarıyla karşılaşabilirsin. Kovuk ve Beden işlerinde de bu ikiliği bir arada düşünüyorum. Burada yalnızca korunaklı bir alanı ya da kapatılmayı anlatmak istemedim. Daha çok, bir mekânın ya da bedenin hangi koşullarda sığınağa, hangi koşullarda bir sınıra dönüştüğünü sorguluyorum. Çünkü bunların anlamı sabit değil, içinde bulunduğun koşullara, kurduğun ilişkilere ve o alanın neye izin verdiğine göre değişebiliyor. Beni ilgilendiren biraz da bu belirsizlik.
Biraz önce “Cezaevinden çıkan biri olarak, ilk başta özgürlük duygusunu yaşama isteği duyarken, giderek bu korunma ve sığınma kaygısına dönüşebiliyor” dedin. Özellikle Kovuk, Beden ve Şemsiye işlerinin ortaya çıkışında bu kaygının yansıması nasıl oldu?
İçerideyken oradaki denetimi kırabilecek bir direniş alanı yaratmaya çalışıyordum. Dışarıdaysa yaşadığım deneyim ve hisler beni daha yarı kapalı formlar üretmeye yöneltti. Çünkü dışarıda olmanın tek başına özgürlük anlamına gelmediğini, özgürlüğün yalnızca fiziksel ya da mekânsal bir mesele olmadığını fark ettim. Kendimi özgür hissetmediğim, güvende olmadığımı düşündüğüm bir noktada Şemsiyeler, içine girilebilen Kovuk ve duvardaki Beden işleri ortaya çıktı. Örneğin Beden işinde beden bir yandan duvarla bütünleşiyor, onun bir parçasına dönüşüyor, diğer yandan duvarı eşelemeye, ondan ayrılmaya ya da onu aşmaya çalışıyor. Burada hem duvarın içinde olma hem de duvarı aşma arzusu var. Bir anlamda beden, kendisini sınırlayan yapıyla mücadele ederken aynı zamanda o yapının içinde varlığını sürdürüyor. Şemsiyelerde de benzer bir durum söz konusu.
Özgürlük yalnızca kapalı bir mekândan çıkmakla tamamlanmıyor. Bedenin, mekânın ve insanın kendisini güvende hissetmesinin birbiriyle ilişkili olduğunu görüyorsun. Bu işleri belli bir duyguyu anlatmak için yapmadım. Daha çok, bu çelişkilerin ve belirsizliklerin peşine düştüm. Bir şeyin seni hem koruyup hem de tehdit edebilmesi mesela… Bu ikilik ilgimi çekiyor. Hâlâ üzerine düşündüğüm, üretimlerimde farklı biçimlerde araştırmaya devam ettiğim bir mesele.

Cezaevine kapatılmanın hoyratlığı, kalın duvarlar, demir kapılar… Cezaevindeki çizimlerinin inceliği bütün bu sertlikle, kabalıkla tezat oluşturuyor. Bu da o hoyratlığa karşı çıkmanın bir ifadesi mi?
Cezaevinde her şey seni belli bir sınırın içinde tutmaya zorluyor. Ama çizim yaparken düşüncelerimle, hayallerimle başka yerlere gidebiliyordum. Bedenim orada olsa da zihnimin ve hayal gücümün o sınırlar içinde kalmadığını hissediyordum. Çizimlerin malzemesi, biçimi, bazen çok kırılgan görünen halleri o sertliğin karşısında başka bir dil kuruyorlar. Ama bunu yalnızca sertliğe karşı incelik ya da şiddete karşı güzellik gibi bir karşıtlık üzerinden okumuyorum. Benim için daha çok, o koşulların içinde başka türlü var olabilmenin bir yoluydu. Belki de çizimlerin asıl gücü burada: O koşulları yok saymadan, onların belirlediği dünyanın dışına taşabilen bir alan açmak.

Tutsakken yaptığın işler arasında gözlerin merkezde olduğu işler dikkat çekiyor. Cezaevi insanın bir yandan dünyadan yalıtıldığı, bir yandan da hiç yalnız kalmadığı, hep gözlerin üzerinde olduğu bir ortam. Bunu nasıl yaşadın?
Evet, cezaevinde bir yandan dünyadan yalıtılıyorsun, dışarıdaki hayatla ilişkin kesiliyor, diğer yandan sürekli gözetim altındasın. Nerede ne yaptığın, kiminle konuştuğun denetleniyor. Yalnız bırakılıyorsun, ama hiçbir zaman bütünüyle yalnız değilsin. Sürekli bir bakışın varlığını hissediyorsun. Benim için bunun en zorlayıcı taraflarından biri kendi başına kalabileceğin alanın giderek daralmasıydı. Çünkü yalnızlık bazen bir ihtiyaç, düşünmek, hayal kurmak, kendinle baş başa kalmak istersin. Ama gözetim altında olduğunda yalnızlık bile sana ait olmaktan çıkabiliyor. Gözlerin çizimlerimde merkezde olması biraz da bu deneyimle ilişkili.
Kapatılmışlık desenlerinde doğa ve gökyüzü hasretini derin bir şekilde hissettiriyor. Doğaya, gökyüzüne özlem simgesel ifadeler mi, içerideyken somut olarak hissettiğin arzular mıydı?
Cezaevinde dışarıdaki hayatla ilişkin kısıtlandığında gündelik hayatta belki de üzerinde pek düşünmediğin şeylerin ne kadar önemli olduğunu fark ediyorsun. Gökyüzünü görmek, bir ağacı izlemek, rüzgârı hissetmek, mevsimlerin değişimine tanıklık etmek… Bunlar sıradan deneyimler gibi görünse de kapatıldığında başka bir anlam kazanıyor. Yalnızca bir şeyi görmeyi değil, onunla doğrudan ilişki kurabilmeyi de özlüyorsun. Gökyüzü benim için bu nedenle yalnızca özgürlüğün simgesi değildi. Aynı zamanda gerçekten görmek, ulaşmak ve altında bulunmak istediğim bir şeydi. Ama çizdikçe, düşündükçe bu somut özlem başka anlamlar kazandı.
Nasıl anlamlar?

Örneğin gökyüzü sınırlandırılmış bir mekânın içinden dışarıyla ilişki kurmanın, henüz erişemediğin bir ihtimali düşünmenin alanına dönüştü. Doğa da benzer bir anlam taşıyor. Doğada her şeyin kendi ritmi var, büyümek, değişmek, kuruyup yeniden yeşermek… Cezaevindeki zamanın tekdüzeliği ve mekânın katılığı içinde bu döngüleri düşünmek benim için önemliydi. Doğayı çizmek bir yandan özlediğim şeyle ilişki kurmak, diğer yandan içinde bulunduğum koşulların dışında bir zamanı ve yaşamı düşünebilmekti. Bu yüzden çizimlerimde doğa ve gökyüzü hem yaşadığım bir eksikliğin izlerini taşıyor hem de o eksikliğin ötesine geçen bir düşünce alanı açıyor.
Kurutulmuş çiçeklerden yaptığın, fonda üstü çizili sayılı günlerin olduğu bir işin var. “Avluda bir kadınla tanıştım…” diye başlayan altındaki notta, 27 yılını cezaevinde geçiren mahpus bir kadının bir gün avluda “gökyüzünü yutuşuna” tanıklık ettiğini anlatıyorsun. O ânı bugün nasıl anımsıyorsun? O kadın cezaevinden çıktı mı, şimdi nerede, ne yapıyor biliyor musun?
Bahsettiğim kadını tanıdığımda 27 yıldır cezaevindeydi. Notta da yazdığım gibi, onu bir gün avluda gökyüzüne uzun uzun bakarken gördüm ve adeta gökyüzünü yutuşunu izledim. Öylesine derin bakıyordu ki, gökyüzünü içine almak ister gibiydi. Bu sahne bende çok derin bir iz bıraktı. Gökyüzü orada, hepimizin üzerinde, ulaşılabilir gibi görünen, ama hayatımızdan uzaklaştırıldığını her gün yeniden hissettiğimiz bir yerdeydi. Bu karşılaşma bana bir şeyi özlemenin zaman içinde nasıl değişebildiğini düşündürdü. Gökyüzü dışarıdaki hayatın sıradan bir parçası. Ama yıllarını kapatılmış olarak geçiren biri için ona bakmak bile başka bir deneyime dönüşüyor. O kadının bakışında 27 yılın nasıl biriktiğini ya da onun içinde nelerin yaşandığını bütünüyle göremem. Ama o an, gökyüzünün yalnızca bir manzara olmadığını hissettim. Benim aklımda kalan da o bakış oldu. Nihayet geçen yıl, 31 yılın sonunda, o kadın gökyüzüne kavuştu.

Bir de “ranza” işin var. Koğuştaki ranzasını fırfırlarla çevrelemiş bir tutsaktan bahsediyorsun…
Ranza cezaevinde gündelik hayatın en sıradan, ama aynı zamanda en kişisel alanlarından biri. Aynı mekânı birçok kadınla paylaşıyorsun, mahremiyetin, kendine ait alanın ve eşyalarınla kurduğun ilişki başkalarıyla iç içe geçiyor. Bu koşullarda bir yatağın nasıl düzenlendiği, üzerine ne koyduğun ya da onu nasıl kişiselleştirdiğin, dışarıdan bakıldığında küçük bir ayrıntı gibi görünebilir, ama o ayrıntılar insanın kendisine ait bir alan yaratma çabasını görünür kılıyor. Ranzanın ve cezaevi mekânının standart, işlevsel, birbirine benzeyen yapısının içinde o fırfırlı yatak başka bir şey söylüyordu, daha kişisel, daha özenli, o mekânın dayattığı tekdüzeliğin dışında bir şey, içinde bulunduğu mekâna bütünüyle teslim olmayan bir alan gibi. Bir dönem o arkadaşla aynı odada kaldık, çok sohbetimiz oldu, hayata dair her şeyden konuşurduk, fırfırlar da dahil. Ne yazık ki hâlâ cezaevinde.

Kalpli çizimde doktorla aranızda geçen konuşmayı naklediyorsun. Cezaevi sağlığını nasıl etkiledi, bugün sağlık durumun nasıl?
Cezaevinde geçirdiğim süre boyunca ritim bozukluğu, mide sorunları, alerjik reaksiyonlar, hormonal bozukluklar ve egzama gibi çeşitli sağlık sorunları yaşadım. Uzun süre kapalı bir mekânda yaşamak, stres, hareket alanının kısıtlanması ve sağlık hizmetine erişimdeki güçlükler bedenimi de etkiledi. Bahsettiğin işte anlattığım olay kardiyolog muayenesinde yaşandı. Doktor kalp damarlarımda daralma olduğunu söyledikten sonra, “Kızım, senin sapasağlam bir yüreğin var. Yürek mi yedin sen?” gibi bir şey söyledi. Doktor kalbimden, bir organımdan söz ediyordu, bense yaşadıklarımdan. O diyalog üzerine bu çizim ortaya çıktı. Cezaevinde beden denetlenen, ihtiyaçları ertelenebilen, kırılganlığı gözardı edilen bir şeye dönüşüyor. Oysa bütün yükleri taşıyor. Tahliye olduktan sonra sağlık sorunlarımın hepsi ortadan kalkmadı, bir kısmı hâlâ devam ediyor.
İlk kişisel serginin Depo’da olmasının senin için özel bir anlamı var mı?
Bu kadar birikmiş işlerimle ilk kez bu kadar kapsamlı bir şekilde Depo’da yer almak benim için çok özel bir duygu, çok anlamlı. Depo’nun geçmişiyle benim işlerimin dert edindiği meseleler arasında bir yakınlık olduğunu düşünüyorum: Hafıza, mekân, sınırlar uzun zamandır üzerine düşündüğüm, işlerimde ele aldığım konular. Depo’nun tarihinden gelen hikâyesiyle işlerimin taşıdığı hafıza bir noktada buluştu sanki.
Sergi alanında ziyaretçilerle temas kurmak neler düşündürdü, nasıl gözlemlerin oldu?
Sergide farklı zamanlara ait işlerin olması bir süreç demek, insanların bu süreci takip etmesi heyecan verici. Bu değişime beraber bakmak, seni izlemeleri, hepsi ilginç. Cezaevi seni kapatarak sesini kesen, duymanı engelleyen, görüntünü yansıtmayan, seni zaman içinde kaybettirmeyi hedefleyen bir sistem. Uzun yıllara yayılan cezaların verilmesi insanın varlığını unutturma çabası. Sergideki bazı işlerimi daha evvelden görmüş insanların “Ben bunu görmüştüm” demesi bana çok güzel hissettirdi. Demek ki başka bir boyutta karşılaşmışız.
Barış Anneleri ve Cumartesi Anneleri’nin deneyimlerinin, verdikleri mücadelenin konuşulmasını önemsiyorum. Eylemleri, söylenen sözleri, verilen mesajları görüyoruz, ama o mücadelenin arkasında yıllarca süren bir bekleyiş, özlem, yas ve yeniden ayağa kalkma çabası var. Bunlar pek görünmüyor. Duygusal emek kavramını önemli kılan bu.
Sergi kapsamında Depo’da 20 Ekim’de “Beyaz Tülbentliler: Hafıza, Adalet ve Duygusal Emek” başlıklı bir söyleşi düzenledin. Bu fikir nereden çıktı? Bir karşılaşma, buluşma, tartışma doğdu mu?
Bu söyleşiyi yapma fikri serginin kendisinden ve küratöryel ekibin önerileriyle ortaya çıktı. Hafıza, kayıp, adalet ve kadınların taşıdığı yükler üzerine konuşmak gerekiyordu. Özellikle Barış Anneleri ve Cumartesi Anneleri’nin deneyimlerinin, verdikleri mücadelenin ve bütün bunların beraberinde getirdiği duygusal emeğin konuşulmasını önemsiyorum. Çünkü bu kadınların mücadelesini çoğu zaman kayıplar ve adalet arayışı üzerinden konuşuyoruz, ama yıllar boyunca taşıdıkları duygusal yükü, beklemeyi, yas tutmayı ve bütün bunlara rağmen devam etme halini yeterince konuşmuyoruz. Bu alanı açma ihtiyacıyla birbirinden farklı deneyimleri olan kadınların bir araya gelmesini, birbirlerini dinlemesini ve deneyimlerini birlikte düşünmesini istedim. Bazı şeyler ancak bir araya gelip birbirimizi gerçekten dinlediğimizde görünür olabiliyor. Benim için önemli olan da buydu: bir araya gelmek, birbirimizin deneyimine kulak vermek ve belki de daha önce konuşmaya pek fırsat bulamadığımız meseleleri konuşabilmek. Birlikte düşünmek, birbirimizi dinlemek ve birbirimizin deneyimlerine yer açmak açısından çok anlamlı bir buluşmaydı.
“Duygusal emek” kavramının üzerinde özellikle duruyorsun…
Çoğu zaman bir mücadelenin dışarıdan görünen tarafına bakmakla yetiniyoruz, eylemleri, söylenen sözleri, verilen mesajları görüyoruz. Ama o mücadelenin arkasında yıllarca süren bir bekleyiş, özlem, yas ve yeniden ayağa kalkma çabası var. Bunlar pek görünmüyor. Benim için “duygusal emek” kavramını önemli kılan bu. Mücadelenin yalnızca ne için verildiğine değil, bu mücadelenin insanın hayatında nasıl bir yer tuttuğuna da bakmamızı sağlıyor.

31. yılına giren Cumartesi eylemleri kararlılık, direniş, süreklilik açısından dünyada eşi pek olmayan bir eylem, devlet tarafından yakınları kaybedilenlerin bu eylemiyle sen ne zaman, nasıl tanıştın?
Cumartesi Anneleri’ni ve eylemlerini mücadeleyi tanıdıkça öğrendim. Kendi yaşadıklarımdan ve tanıklıklarımdan sonra bu eylemin anlamı benim için daha da derinleşti. Cumartesi Anneleri’nin bütün engellemelere rağmen yıllardır Galatasaray Meydanı’nda yakınlarının akıbetini sormaya ve adalet talep etmeye devam etmesi çok önemli. Burada yalnızca kaybedilen insanları hatırlamak değil, hakikati ısrarla gündemde tutmak da söz konusu. Bu süreklilik başlı başına çok güçlü bir direniş biçimi. Bu eylem kayıpların yakınlarının acısını görünür kılmanın ötesinde, toplumun hafızasıyla ve adalet duygusuyla da ilgili. Yıllardır süren bu mücadeleye baktığımda, hafızanın yalnızca geçmişe ait bir şey olmadığını da görüyorum. Hafıza, bugünle ve gelecekle kurduğumuz ilişkinin de bir parçası. Cumartesi Anneleri’nin ısrarı unutmaya karşı direnmenin ve adalet talebini canlı tutmanın ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor.
Beklentim barışın yalnızca silahların susmasıyla sınırlı kalmaması. İnsanların kendilerini özgürce ifade edebildiği, kimliğinden dolayı baskı görmediği, hukukun herkes için eşit işlediği bir yaşam olmadan barışın toplumsal olarak karşılık bulmasının zor olduğunu düşünüyorum. Adalet ve yüzleşme de bu sürecin dışında bırakılamaz.
Son olarak, iki yıldır iktidarın “Terörsüz Türkiye” adını koyduğu bir “barış süreci” içindeyiz. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsun? Süreçten beklentin ne, nasıl bir barış, adalet, yüzleşme?
Bu süreci değerlendirirken, söylenenlerden çok, bunların hayatta neye karşılık geldiğine bakıyorum. Bir yılı aşkın süredir barıştan ve yeni bir dönemden söz ediliyor. Elbette barış ihtimalinin konuşulması önemli. Ama bunun insanların hayatında somut karşılıklarının olması gerekiyor. Beklentim barışın yalnızca silahların susmasıyla ya da birtakım siyasi açıklamalarla sınırlı kalmaması. İnsanların kendilerini özgürce ifade edebildiği, geleceklerini korku duymadan kurabildiği, kimliğinden dolayı baskı görmediği, hukukun herkes için eşit işlediği bir yaşamdan söz ediyoruz. Bunlar olmadan barışın toplumsal olarak karşılık bulmasının zor olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden barış sürecine dair beklentim, yalnızca iyi sözler duymak değil, somut değişiklikler görmek. Adalet ve yüzleşme de bu sürecin dışında bırakılamaz. Geçmişte yaşanan kayıplarla, hak ihlâlleriyle ve insanların hayatında açılan yaralarla yüzleşmeden ortak bir gelecek kurmak kolay değil. İnsanlar hâlâ yakınlarının akıbetini soruyor, hâlâ adalet bekliyor. Bu talepler duyulmadan ve karşılık bulmadan barış eksik kalacaktır.
Benim için barış, insanların susması ya da geçmişi unutması değil. Tam tersine, korkmadan konuşabilmesi, yaşadıklarını anlatabilmesi ve hakikatle yüzleşebilmesi. Adaletin ertelenmediği, özgürlüğün bir lütuf gibi sunulmadığı, insanların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabildiği bir düzen. Barışın hayatlarımızda gerçekten karşılık bulması için daha çok çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Barış, yalnızca siyaset alanında yürütülen tartışmalarla kurulamaz. Toplumun farklı kesimlerinin bu sürece katılması, kendi sözünü söyleyebilmesi ve barışın gündelik hayatın bir parçası haline gelmesi gerekiyor. Burada sanatın da çok önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Sanatın savaşın ve çatışmanın insanlarda bıraktığı izleri görünür kılma, konuşulamayanı konuşulabilir hale getirme ve insanların birbiriyle yeniden ilişki kurmasına alan açma gücü var. Bu gücün, savaşın yarattığı tahribatı sağaltma ihtimalinin yeterince dikkate alınmadığını düşünüyorum. Barışın toplumsallaşmasına katkı sunabilecek, bu konuda düşünen, üreten ve geniş bir çevreyle ilişki kurabilen ciddi bir sanatçı kitlesi ve kültür alanı var. Bu alanın önünün açılması, sesinin duyulması gerekiyor. Siyasetin dili zaman zaman sertleşebilir, süreçler tıkanabilir, sanat ise başka yollar bulabilir, insanların duygularına, hafızalarına, birbirleriyle kurdukları ilişkilere dokunabilir. Barışın birlikte deneyimlenmesi ve gündelik hayatta kurulması için sanatın da bu sürecin içinde olması gerekiyor.




