KÜRESEL SINIR DIŞI ETME VE GÖZALTI REJİMLERİ –5

Söyleşi: Cemile Gizem Dinçer, Eda Sevinin
29 Ekim 2026
Anne Dushanko Dobek, "Perilous Journey" (Tehlikeli Yolculuk) serisinden
SATIRBAŞLARI

Türkiye’deki mevcut sınır yönetimini nasıl değerlendiriyorsunuz? Son yıllarda gözlemlediğiniz önemli değişiklikler veya dönüşümler neler?

Mehtap Erdem: Bu soruyu yanıtlamaya nereden başlamak lâzım? Belki de ilk olarak Suriye’deki savaşı, savaşın patlak vermesinin ardından Türkiye’ye gelen mültecileri ve elbette AB ile dünyanın geri kalanının geliştirdiği politikaları ele almak en mantıklısı. Tabii bunu bir milat olarak almamız, daha öncesinde Türkiye’de hiç mülteci olmadığı ya da mültecilerin Türkiye’yi bir geçiş ülkesi olarak kullanmadığı anlamına gelmiyor.

Ancak, göç politikalarının şekillenmesi açısından gerçekten de kritik bir dönem. Çünkü o süreçten sonra Türkiye’de bazı şeylerin değiştiğine tanık olmaya başladık. Eskiden bu işlerin muhatabı Yabancılar Şubesi’ydi. Ortada ne sivil bir göç idaresi ne de yabancılar ve uluslararası korumaya dair özel bir kanun vardı.

2013-2014’e geldiğimizde Suriye savaşıyla birlikte kurumsallaşma sürecinin başladığını; göç yönetimi, geri gönderme merkezleri ve çeşitli yasal düzenlemelerin hayata geçirildiğini gördük. Bugün Türkiye’ye bakarken, AB ile Türkiye arasındaki siyasi ve diplomatik dengeleri de göz önünde bulundurmalıyız.

Örneğin, Avrupa cephesinde de yaşanan gelişmeler var; mülteci nüfusunu olabildiğince düşük tutmak istiyorlar. Frontex[1] gibi operasyonlar, geri itme (pushback) gibi uygulamalarla giderek şiddetleniyor.

Göç yönetiminin sivilleşmesi, yabancılarla ilgili işlemlerin polis şubesinden alınıp sivil bir kamu kurumu olan Göç İdaresi’ne devredilmesi anlamına geliyordu. Bu hamle hak temelli bir bakış açısıyla yapıldı. Yani, sığınmaya erişimin bir hak olduğu fikrine dayanıyordu. Fakat sonrasında sivil memurlar kolluk kuvvetleri gibi davranmaya başladı.

Birkaç yıl öncesine dönüp baktığımızda ne görüyoruz? Suriye’den gelenler on yılı aşkın süredir burada, Afganlar ise Türkiye’nin en büyük ikinci mülteci grubu. Bir yandan da göç dalgası devam ediyor. Bu durum küresel eğilimlerle de paralel.

Öte yandan, birkaç yıl önce göç meselesinin hem yerel hem de genel seçimlerde bir propaganda malzemesine dönüştürüldüğüne şahit olduk. “Mültecileri geri göndereceğiz” ya da “Şu kadar kişiyi geri gönderdik” söylemleri havada uçuştu. Peki, bugün geldiğimiz noktada ne ilele karşı karşıyayız?

Mültecilerle Dayanışma Derneği’nde avukat olarak çalışan ve proje koordinatörlüğü görevini yürüten Mehtap Erdem 20 Kasım Nefret Suçlarıyla Mücadele Derneği’nin başkan yardımcısı

Birincisi, geri gönderme merkezleri var. İkincisi, birkaç pilot bölgedeki denemelerin ardından artık tüm illere yayılan mobil göç noktası araçları var. Bunlara kısaca seyyar kontrol noktaları veya mobil istasyonlar diyebiliriz. İnsanları durdurup kayıtlı mı, kayıtsız mı olduklarını ya da yasal oturum izinlerinin bulunup bulunmadığını anlamak için kimlik kontrolü yapıyorlar. Bu tamamen aktif bir tespit süreci. Tespitten sonra çeşitli prosedürler işletiliyor ve duruma göre süreç sınır dışı edilmeye kadar varabiliyor.

Üçüncüsü, geçici barınma merkezleri. Başlangıçta Suriyelilerin bir kısmı uzun bir süre bu merkezlerde yaşadı. Peki, şimdi ne oldu? 6 Şubat 2023 depremlerinin ardından bu merkezler farklı amaçlarla kullanılmaya başlandı. Kaydı olmayan ya da ikamet izni iptal edilmiş göçmenler ve mülteciler buralarda tutuluyordu.

Buna ek olarak, çok yakın bir zamanda GÖKSEM (Düzensiz Göçmen Ön Kabul ve Sevk Merkezleri) adı verilen merkezler de devreye girdi. Yani, geçmişten günümüze tüm bu tabloya baktığınızda mevcut politikanın ne olduğunu görüyorsunuz? Kaydı olmayanları veya sınır dışı edilebilecek durumdakileri tespit etmek. Nitekim GÖKSEM ve mobil göç noktaları gibi araçların sayısı giderek arttı ve göç yönetimi aygıtı çok daha gelişti.

Hayriye Kara: Şunu da belirtmek önemli olabilir: Bu politika, daha Suriye’deki iç savaş başlamadan önce bile Türkiye’nin AB uyum süreci kapsamındaki taahhütlerinden biriydi. Türkiye, AB’ye uyum çerçevesinde göç mevzuatını tasarlamaya ve bu alanı sivilleştirmeye zaten başlamıştı.

Hatta bu yasanın hazırlık süreci, sayıları nispeten az da olsa akademisyenlerle ve sivil toplumla iletişime belirli ölçüde açıktı. Avrupa’daki yasaları ve Türkiye’nin nelere ihtiyacı olduğunu incelediler. Aslında, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun hazırlanma sürecindeki bu katılımcı nitelik, Türkiye’de pek eşine rastladığımız bir durum değildi.

Ne var ki, kanun yürürlüğe girdikten sonra, hükümetin de öngöremediği bir şey oldu. Suriye’deki ayaklanmaları kimse tahmin edemedi. Türkiye’de kimse böylesine büyük bir mülteci grubunun geleceğini öngöremedi. Öngörülmüş olsaydı bile, bu konuda hiçbir hazırlık yapılmamış, herhangi bir politika geliştirilmemişti.

Avukat Hayriye Kara, Kaos GL Derneği üyesi ve 2017’den bu yana Mülteci Hakları Programı Koordinatörü

Göç yönetiminin sivilleşmesi, yabancılarla ilgili işlemlerin polis şubesinden alınıp sivil bir kamu kurumu olan Göç İdaresi’ne devredilmesi anlamına geliyordu. Bu hamle özellikle bir güvenlik perspektifiyle değil, daha çok hak temelli bir bakış açısıyla yapıldı. Yani, sığınmaya erişimin bir hak olduğu fikrine dayanıyordu.

Fakat sonrasında sivil memurlar giderek kolluk kuvvetleri gibi davranmaya başladı. Göç İdaresi 2013’te kuruldu. Aradan geçen onca zamana rağmen mülteciler Göç İdaresi’ne hâlâ “polis” diyorlar. Sırf bu bile bize çok şey anlatıyor.

Bir de tabii Türkiye’nin sınır politikalarında, gözaltı[2] koşullarında ve sınır dışı etme rejiminde adalete erişim konusunda hâlâ çok ciddi sıkıntılar var. Eskiden kanun, sınır dışı etme kararına itiraz için 15 günlük bir süre tanıyordu. Fakat 2019’da bu süreyi yedi güne düşürdüler. Üstelik, ilk derece mahkemesinin verdiği karar da kesin nitelik taşıyor. Yani bu kararı temyize götürmek için yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Önünüzdeki tek yasal yol Anayasa Mahkemesi. Dahası, avukata erişim neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda.

Bu sert rejim giderek pekiştiriliyor ve işin daha da sorunlu tarafı, uygulamada hiçbir tutarlılık olmaması. Bu tutarsızlığın bizzat politikanın ta kendisi olduğunu düşünüyorum. Her şeyi belirsizlik içinde bırakarak kendilerine rahat bir manevra alanı yaratıyorlar.

Bu sorun daha çok sivil toplum kuruluşları aracılığıyla çözülmeye çalışılıyor; çünkü yasa bu konuda adli bir mekanizma sunmuyor. Kanunda atıfta bulunulmasına rağmen, ortada yürütülen spesifik bir proje yoksa Türkiye Barolar Birliği adli yardım sağlamıyor.

Kaldı ki, geri gönderme merkezlerini ele aldığımızda, oraya erişimin kendisi başlı başına çok zor bir iş. Diyelim ki erişim sağlandı, bir avukat için bile süreçle ilgili bilgi almak ciddi bir dert. İnsanlar hiçbir gerekçe gösterilmeden, tamamen keyfi bir şekilde oradan oraya sevk ediliyor. Göçmenler, avukatlarının bulunduğu şehirden çok uzak yerlere gönderilebiliyor. Bir avukat onlara bir şekilde ulaşıp görüşmeyi başarsa bile, doğru düzgün bir avukat görüşme odası bulunmuyor. Ne mahremiyet sağlanabiliyor ne de yeterli zamanınız oluyor ve süre gerçekten çok kısıtlı.

 İşte bu sert rejim giderek pekiştiriliyor ve işin daha da sorunlu tarafı, uygulamada hiçbir tutarlılık olmaması. Açıkçası, bu tutarsızlığın bizzat politikanın ta kendisi olduğunu düşünüyorum. Her şeyi belirsizlik içinde bırakarak kendilerine rahat bir manevra alanı yaratıyorlar.

Bu muğlaklığın yanı sıra, devlet eliyle yürütülen toplumsal cinsiyet karşıtı politikaların yükselişine de tanık oluyoruz. Bilindiği gibi, Türkiye’de 2025 “Aile Yılı”, önümüzdeki on yıl ise “Aile On Yılı” ilan edildi. Bunun yansımalarını yalnızca aile odaklı politikalarda değil, toplumsal cinsiyet karşıtı siyasette de görüyoruz. Böyle bir ortamda, gözaltı ve sınır dışı etme merceğinden bakarak LGBTİ+ mültecilerin koşulları ve deneyimleri hakkında ne söylemek istersiniz?

Hayriye Kara: Türkiye’deki bu sistemde artık kararların yasaya veya mahkeme kararlarına dayanmasına, kâğıt üzerinde bir karşılığı olmasına gerek yok. Günümüzde tüm uygulamalar talimatlar üzerinden yürüyor. LGBTİ+ veya toplumsal cinsiyet karşıtı politikaların, göç bürokrasisinde çalışan personelin inisiyatifiyle hızlıca uygulamaya dönüşeceğini öngörmek hiç zor değil. Yapılan her bir açıklama, söylenen her bir söz, Göç İdaresi’ne gitmek zorunda kalan LGBTİ+ mültecilere yönelik yeni bir hak ihlâline veya yeni bir ayrımcı söyleme dönüşebilir, nitekim dönüşüyor da.

Geldiğimiz noktada kafa karıştıran pek çok şey var: Bu kimlikler kriminalize edilirse ne olacak? Mevcut sistemde Türkiye cinsel yönelimi bir zulüm nedeni olarak kabul ediyor ve LGBTİ+’lara şartlı mülteci statüsü veriyor. Şimdi, eğer LGBTİ+ kimliği kriminalize edilirse LGBTİ+ mültecilere ne olacak? Hukuken çok kafa karıştırıcı bir durum.

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı’nın “Geri Dönüş Baskısı Altında Suriyeli Göçmen Kadın, LGBTQ+ ve Çocukların Temel Hak Alanlarına Erişimde Karşılaştıkları Engel ve İhlaller” başlıklı raporu Haziran 2026’da yayınlandı. Özgün Özata ve Eylem Çağdaş Babaoğlu tarafından hazırlanan rapora şu adresten ulaşabilirsiniz: drive.google.com/file/d/1q5zGKtm_53lEcTFRYXe5_wjwR8R1J05z/view

Tüm bu ihtimalleri bir kenara bıraksak bile, sahada halihazırda hakaret, aşağılanma, ayrımcılık ve damgalanma gibi ayrımcı uygulamalarla zaten karşılaşıyoruz. Buna karşı devreye sokulabilecek etkin bir mekanizma da yok. Peki, bu politikalar uygulamalara nasıl yansıyacak? Uygulamanın değişeceğine dair herhangi bir talimat verilecek mi? Verilse bile bunlardan haberimiz olmuyor. Çünkü, Türkiye’de, özellikle temel haklar bağlamında, hukukun uygulandığı hiçbir alan kalmamış gibi görünüyor.

Mülteci haklarına gelince de, şu anda uluslararası ya da daha doğrusu kurumsal bir baskı eksikliği var; baskı neredeyse sıfıra inmiş durumda. Bu durum özel alana indirgendiğinde, özellikle belirli gruplara yönelik düşmanlık, ötekileştirme ve damgalama siyaseti güdüldüğünde, sahada hızla çok ciddi hak ihlâllerine ve büyük bir eziyete dönüşüyor.

Aynı zamanda, LGBTİ+ mülteciler, tüm mülteciler gibi, daha da kırılgan bir konumdalar. Adalete, desteğe ve dayanışmaya erişimlerine ne olacak? Ya da dayanışma ağlarının üzerinde nasıl bir baskı kurulacak? Tüm bunlar ciddi zorluklar demek. Ama şimdi asıl sınır dışı etme rejiminin detaylarına geldiğimizde, bu politikalar sınır dışı etme kararlarının alınmasını daha da kolaylaştıracak mı? Çünkü, Türkiye’de sınır dışı etme kararları zaten çok kolay veriliyor.

Tüm uygulamalar talimatlar üzerinden yürüyor. LGBTİ+ veya toplumsal cinsiyet karşıtı politikaların, göç bürokrasisinde çalışan personelin inisiyatifiyle uygulamaya dönüşeceğini öngörmek zor değil. Her açıklama Göç İdaresi’ne gitmek zorunda kalan LGBTİ+ mültecilere yönelik yeni bir hak ihlâline veya yeni bir ayrımcı söyleme dönüşebilir, dönüşüyor da.

Örneğin, şiddete maruz kalan trans bir mülteci, fail vatandaş olduğu için gidip şikâyetçi olamıyor. Yani şikâyet edememelerinin tek sebebi ayrımcılık değil, aynı zamanda sınır dışı korkusu. Geri gönderme merkezine veya gözaltına alınma ihtimallerinin düşük olmadığını görüyoruz. Yani bu hiç de yersiz bir korku değil.

İşte bu yüzden gidip şikayetçi olamıyorlar ve aslında haklarını arayamıyorlar. Üstelik, bu sadece şiddete maruz kalmakla ilgili değil. Mülteciler kendi haklarıyla ilgili herhangi bir talepte bulunduklarında bile sınır dışı edilme tehdidiyle karşı karşıya kalabiliyorlar.

Uygulama boyutuna geçersek, gözaltı veya sınır dışı etme kararı, sivil bir insanı özgürlüğünden mahrum bıraktığınız anlamına gelir. Aslında bunun cezai bir dayanağı yok, bu bir yaptırım değil. Özgürlükten alıkoyma çok ağır bir tedbir olduğu için ancak en son çare olarak başvurulmalı. Öncelikle gözaltına alternatif yollar değerlendirilmeli, ancak bu alternatif koşullar oluşmuyorsa idari gözetim uygulanmalıdır.

Fakat Türkiye’de gözaltı bir yaptırım, cezalandırıcı bir yöntem olarak kullanılıyor. Örneğin, insanlar birkaç ay gözaltında tutuluyor, sonrasında serbest bırakılıyorlar ve bu tamamen idarenin takdirine bağlı olarak işliyor. Elbette idare hukuku bu takdir yetkisinin nasıl kullanılması gerektiğine dair bazı sınırlar çiziyor, ancak Göç İdaresi’nin bu uygulamalarını nasıl düzenlemesi gerektiğine dair yazılı bir politikası yok. Normalde bunların kamuoyuna açık olması gerekir.

Buradaki asıl tehlike devletin sınır dışı edilen kişi sayısını bir başarı hikâyesi olarak sunması. İşte bu çok şey anlatıyor.

Afganistan’da Taliban’ın yönetimi ele geçirmesi üzerine hayatları tehlikede olan LGBTİ+’lar ve Azerbaycan’da trans kadın beyanlı Nuray’ın yakılarak katledilmesi üzerine Direnişin Renkleri İzmir, Genç LGBTİ+ Derneği ve Kızıl Okyanus LGBTİ+’nin basın açıklamasından, Eylül 2021

Erdem: Bu soruyu bir de LGBTİ+ mülteciler perspektifinden değerlendirmek iyi olabilir. Türkiye’de sadece mülteci olmak bile –en temel hak olan sığınma hakkı başta olmak üzere– haklara ve hizmetlere erişimde başlı başına yapısal zorluklar barındırıyor. Siz bir de LGBTİ+ mülteci olduğunuzda, kesişimsellikten dolayı bu zorluk çok daha katmanlı bir hal alıyor.

Bunu somut örneklerle açıklarsam daha kolay anlaşılır. Fakat burada aklımızdan çıkarmamamız gereken temel kavram, yaşama hakkı, kesişimsellik ve kriminalizasyon ile birlikte “geri gönderme yasağı”dır[3]. Daha Aile Yılı ilan edilmeden önce bile LGBTİ+ mülteciler çok katmanlı sorunlarla boğuşuyordu. Uluslararası koruma veya geçici koruma altındaki kişiler herhangi bir eyleme katılıp gözaltına alınırlarsa –ki bu anayasal haklarının kullanımıdır– doğrudan geri gönderme merkezine götürülüyorlar.

Bu kişinin aynı zamanda LGBTİ+ olduğunu ve toplumsal cinsiyet kimliği ya da cinsel yönelimi nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalan bir mülteci olmasını da hesaba katarsak, bu durum, o kişinin zulüm gördüğü veya görebileceği, hayatının tehlikede olduğu bir ülkeye sınır dışı tehlikesiyle yüz yüze gelmesi demek. Yani doğrudan hayatlarını ilgilendiren, çok katmanlı bir sorunla karşı karşıyalar.

Türkiye’de gözaltı bir yaptırım, cezalandırıcı bir yöntem olarak kullanılıyor. Ve bu tamamen idarenin takdirine bağlı olarak işliyor. İdare hukuku bu takdir yetkisinin nasıl kullanılması gerektiğine dair bazı sınırlar çiziyor, ancak Göç İdaresi’nin bu uygulamalarını nasıl düzenlemesi gerektiğine dair yazılı bir politikası yok.

LGBTİ+ kimliği kriminalize edildiğinde, sıradan bir vatandaş, bir memur ya da bir sağlık çalışanı rahatlıkla ayrımcı bir tutum takınabiliyor. Söz konusu LGBTİ+ kişi aynı zamanda bir mülteci olduğunda ise doğrudan geri gönderme merkezine gönderiliyor. O merkezden de hayatının ciddi bir tehdit altında olduğu, hatta daha da kötüsü, öldürülebileceği bir ülkeye sınır dışı edilme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Yani bu son derece tehlikeli bir durum. Ve ne yazık ki bu tarz vakalara da şahit olduk.

Buna ek olarak, konuyla ilgili ciddi tabular ve bilgisizlik de söz konusu. İdare, kurumlar ya da geri gönderme merkezleri ne yapacaklarını bilmedikleri için LGBTİ+’ları tecrit ediyorlar. “Onları şu koğuşa mı koysak, bu koğuşa mı? Kişiyi tamamen izole mi etsek?” diye düşünüyorlar. Veya bu kişilerin belirli bir ilaca veya tedaviye ihtiyaçları varsa, bunlar otomatik olarak kesiliyor.

Geri gönderme merkezleri 2013-2014’ten beri var. Yani bu uygulama koca bir on yıldır, hatta daha da uzun süredir devam ediyor. Bu kurumsal boşlukların hâlâ doldurulmamış olması çok şey anlatıyor. Özetlemek gerekirse, Aile Yılı’nın etkilerinin ne olacağını izleyip göreceğiz, ancak bu ilan edilmeden önce de mülteci ve LGBTİ+ olmanın kesişiminden dolayı insanlar zaten katmanlı bir risk altındaydı. Maalesef bazı vakaların, bazı insanların ya da olayların ölümcül sonuçlara bile yol açabildiğini görüyoruz.

Geri gönderme merkezlerinin koşullarını protesto etmek için intihar eden veya ya da farklı eylem biçimleri geliştiren mülteci haberlerini çok sık duyuyoruz –en azından eskiden çok daha fazla gündemleşirken. 2013 civarıydı, Kumkapı Geri Gönderme Merkezi’nde bir araştırma yürütürken mültecilerin koşulları protesto etmek için tuvaletleri tıkadıklarını aktarmışlardı bize. Bunlar maalesef çok az gündemleşiyor. Siz gözaltındaki mültecilerle doğrudan çalıştığınız ve bu merkezlere girebildiğiniz için muhtemelen çok başka şeyler görüyorsunuz. Gözaltındaki insanlar tüm bu ihlâllere nasıl tepki veriyor?

Erdem: Burada çok temel bir mesele var, zaten her şey de buradan başlıyor. Geri gönderme merkezlerinde gözaltında tutulan kişilerle yaptığım görüşmelerin büyük bir çoğunluğunda, bana “Ben neden buradayım?” diye soruyorlar. Bu bize neyi gösteriyor? İnsanlar neden gözaltına alındıklarını, bunun ne kadar süreceğini anlamaya çalışıyorlar. Acaba bilgilendirilmiyorlar mı? Kendimize bu soruları sormamız gerekiyor.

Eğer bir kişi gözaltına alınacaksa, ortada bir tür öngörülebilirlik olması gerekir, değil mi? Bu sonsuza kadar mı sürecek? Belli bir zaman sınırı var mı? Ya da belirli şartları yerine getirirsem durum değişebilir mi? Yahut, şunu yaparsam, işbirliği sağlarsam bir şeyler farklı olur mu? Çünkü, yasaya göre, idari gözetimin gerekçelerinden biri de budur: Eğer bir kişinin uyruğu veya kimliği tespit edilemiyorsa, bu süreçleri tamamlamak adına gözaltı süresi uzatılabilir.

Dolayısıyla, ortada bir öngörülebilirlik, bir şeffaflık olmalı. Hal böyle olmadığında ve insanları yeterli havalandırmanın, sosyal ve kültürel aktivitelerin, çocuklar için oyun alanlarının, ibadet yerlerinin, kitapların ve yeterli su, gıda ve hijyen gibi temel gereksinimlerin olmadığı bir yerde uzun süre kapalı tuttuğunuzda, bu durum insanların psikolojisini son derece olumsuz etkiliyor.

Türkiye’de sadece mülteci olmak bile haklara ve hizmetlere erişimde başlı başına yapısal zorluklar barındırıyor. Siz bir de LGBTİ+ mülteci olduğunuzda, kesişimsellikten dolayı bu zorluk çok daha katmanlı bir hal alıyor.

Bunun da ötesinde, sağlık sorunları olan biri ilaca erişemediğinde fiziksel durumu da giderek kötüleşir. Örneğin, pandemide kendi yaşadıklarımızı bir düşünelim. Çoğumuz çok zorlandık, değil mi? Oysa bu durum, pandemiyle kıyaslanamayacak kadar ağır. Aynı zamanda, tehlikeyle karşılaşabileceğiniz, öldürülebileceğiniz veya zulüm görebileceğiniz bir ülkeye geri gönderilme riskiniz var. Yetkilileri ikna edemiyorsunuz, kendinizi açıklama şansınız dahi olmuyor. Tüm bunların insanlar üzerinde elbette çok yıkıcı etkileri oluyor.

Türkiye’de şöyle bir mesele de var: Mülteci sayısı arttıkça, avukatlar, STK çalışanları vb. dahil olmak üzere, pek çok profesyonel bu alana yönelmeye başladı. Projeler yazıldı, fonlar ayrıldı vesaire. Ancak, bu durum aynı zamanda tüm bu alanın koca bir sektöre dönüştüğünü de gösteriyor. Tabii hal böyle olunca bu alanda çalışan herkes hak temelli bir yaklaşıma sahip olmuyor.

Bir insan hakları avukatı olarak, sadece geri gönderme merkezine gidip sınır dışı kararının numarasını öğrenerek mahkemeye itirazınızı sunup hayatınıza kaldığınız yerden devam edemezsiniz. Oradayken aynı zamanda gözlem yapmak zorundasınız, çünkü orası bir kapatılma mekânı. Gözaltındaki kişinin az önce bahsettiğim tüm o temel ihtiyaçlara erişimi olup olmadığını kontrol etmeniz gerekir.

Biliyorsunuz, eğer ortada bir kapatılma durumu varsa, CPT (Avrupa İşkenceyi ve İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele ve Cezayı Önleme Komitesi) standartlarının gözetilmesi gerekir. Türkiye’nin taraf olduğu temel sözleşmeler var. Türkiye’nin bunlara uyup uymadığını denetlememiz, izlememiz şart.

Kaos GL’nin dördüncüsünü düzenlediği Homofobi ve Transfobi Karşıtı Yürüyüş’e Türkiye’ye sığınan İranlı LGBTİ+ mülteciler de katıldı, 2011

Bu bağlamda, Türkiye’deki adli yardımdan, yani ücretsiz avukat atamasından da biraz bahsetmek istiyorum. Eskiden çok sayıda fon, proje ve çeşitli destek mekanizmaları vardı. BMMYK’nin (Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği) Türkiye Barolar Birliği ile ortak yürüttüğü bir proje vardı. Bu sayede, geri gönderme merkezlerindeki kişilere pek çok avukat atanıyordu. Bu avukatlar gözetim alanlarına girebiliyor, bazı şeyleri görünür kılıyor, gözaltında tutulanların sesi oluyor ya da en azından onlara seslerinin duyulduğu hissini verebiliyorlardı.

Şimdi ise o proje sona erdi ve maalesef, birkaç istisna dışında, pek çok baro geri gönderme merkezlerine avukat atamıyor. Herkesin özel bir avukat tutma şansı yok, ekonomik durumu buna elvermiyor. Ekonomik güçleri olsa bile bilgileri olmuyor. Çünkü, geri gönderme merkezlerinde insanların cep telefonlarına erişimi yok. Sadece ankesörlü telefonları kullanabiliyorlar, onun için de bir telefon kartı gerekiyor. Yani yine bir şekilde maddi bir harcama yapmaları şart.

Tüm bu etkenler –geri gönderme merkezlerinin koşulları, insan psikolojisi, belirsizlik hali, hiçbir çözüm yolu bulamama durumu– bir araya geldiğinde, insanlar “tüm bu işlemler tamamlandığında beni kaçtığım ülkeye geri gönderecekler” diye düşünmeye başlıyor. Maalesef olan da bu.

Bu merkezlerdeki koşulları daha çok mu, yoksa daha az mı duyduğumuz, aslında oraya giden insan hakları savunucularının meseleye nasıl bir perspektiften yaklaştığına bağlı. Alanın bu şekilde sektörleşmiş olması da buna zemin hazırlayan faktörlerden biri aslında.

Türkiye’de şöyle bir mesele de var: Mülteci sayısı arttıkça, pek çok profesyonel bu alana yönelmeye başladı. Projeler yazıldı, fonlar ayrıldı. Ancak, bu durum aynı zamanda tüm bu alanın koca bir sektöre dönüştüğünü de gösteriyor. Hal böyle olunca bu alanda çalışan herkes hak temelli bir yaklaşıma sahip olmuyor.

Kara: Ben de böyle bir deneyim yaşadım. Mahsa Amini eylemlerinde bazı insanlar gözaltına alındı ve aralarında dört İranlı da vardı. Üçünün ikamet izni, birinin ise uluslararası koruma statüsü bulunuyordu. Hatta şartlı mülteci statüleri de vardı. Ankara Barosu Mülteci Hakları Merkezi adına geri gönderme merkezine gittik. Gönüllü avukatlar görüşmeler yapıyordu. Bize güvenemediler, bizi tanımıyorlardı. Orada neden bulunduğumuzu ve hukuki destek sağladığımızı anlattık.

İkamet izni olan o üç kişiye Göç İdaresi’ne sevk edilecekleri, orada haklarında sınır dışı veya gözaltı kararı verilebileceği söylendi. Tepkileri çok sert oldu; “Bu ne anlama geliyor?” diye sordular. Ancak uluslararası koruma statüsüne sahip olan kişi, işte burası gerçekten çok trajik, başına ne geleceğini çok iyi biliyordu. Çünkü bu ülke, uluslararası koruma ve geçici koruma rejimleri söz konusu olduğunda adeta bir açık cezaevi gibi. Bu durum bize sınır dışı rejimi hakkında da bir fikir veriyor.

Bunu elbette uluslararası hukuk bağlamında söylüyorum, yoksa hepimiz sınırlara karşıyız. Ancak, uluslararası hukukun kendine has hükümleri var. Normalde devletler ülkelerine kimin gireceğini seçebilir ve kontrol edebilirler. Ama bu durumda hukuk diyor ki, “Benim uluslararası sorumluluğum nedir? İhtiyacı olan herkesi kabul etmek zorundayım.” Güvenlik sağlanana kadar mültecilerin belirli bir süre ve yerde ikamet etmeleri gerekiyor.

Denizli’de İranlı LGBTİ+ mültecilerle dayanışma maçı, 2017 (Fotoğraf: Yıldız Tar – Kaos GL)

Bazı yükümlülükler var. Ancak, bir insanın 15 yıl boyunca tek bir şehirde yaşamaya zorlanması, hiçbir gerekçe gösterilmeden şehrinin değiştirilmesi, adli kontrol için sürekli imza atmaya gitmesi ne anlama geliyor? Bu nasıl mümkün olabilir? Bu çok ciddi bir mesele. Türkiye’de bir mültecinin kademeli olarak belirli haklara erişebilmesi pek de mümkün değil, ancak bu şimdiye kadar hiç sorgulanmadı, hiçbir zaman bir sorun olarak gündeme getirilmedi.

Örneğin, beni eskiden arada sırada bu sosyal uyum etkinliklerine davet ederlerdi –açıkçası “sosyal uyum” kavramından hiç hazzetmem– ve orada söylediğim ilk şey şu olurdu: “Ortada hukuki bir güvenlik yok, statü güvencesi yok, haklara kademeli bir erişim yok. En ufak bir öngörülebilirliğin bile olmadığı durumlarda siz neyin uyumundan bahsediyorsunuz?”

Herkes gözaltı koşullarının ne kadar ağır olduğunu biliyor. Bu bilinmeyen bir şey değil. Bu konuda bir sürü rapor var. İnsan hakları ihlâllerine dair raporlar var, Türkiye Barolar Birliği’nin avukatların karşılaştığı hak ihlâllerine ilişkin raporu[4] var. Bütün bunlara baktığınızda, insanların koşullara isyan etmesi gayet doğal.

Fakat asıl sorun mültecilerin tepkisinin bilinmiyor olması değil. Her şey bilindiğinde bile bu durum Türkiye’deki toplumsal hareketlerin dikkatini çekmiyor; desteklenmiyor. Bu, bizim savunuculuğumuzun da bir parçası. Eğer haklardan ve mücadeleden bahsediyorsak, o zaman biz de mültecilerle omuz omuza durmalıyız. Bunu hiçbir toplumsal harekette göremiyorum. Sadece sahada çalışan ve mültecilerle birlikte mücadele eden belirli bir grup insan var ve onların sayısı gerçekten çok az.

Bir insanın 15 yıl boyunca tek bir şehirde yaşamaya zorlanması, hiçbir gerekçe gösterilmeden şehrinin değiştirilmesi, adli kontrol için sürekli imza atmaya gitmesi çok ciddi bir mesele. Türkiye’de bir mültecinin kademeli olarak belirli haklara erişebilmesi pek mümkün değil, ancak bu hiç sorgulanmadı, bir sorun olarak gündeme getirilmedi.

Basın açıklaması yapmak dışında, Türkiye’de kaç tane toplumsal hareket gözaltı koşullarıyla ilgili gerçekten somut bir adım attı? Barolar bunu yapıyor, mesela İzmir Barosu gidip Harmandalı Geri Gönderme Merkezi önünde eylem düzenliyor. Bunu da sorgulamamız lâzım. Yıllardır LGBTİ+ hareketinin içindeyim, mültecilerin yanında durmaya, bu meseleleri eylemlerde ön plana çıkarmaya daha yeni başladık.

Türkiye’de Mehtap’ın bahsettiğine benzer başka bir vaka daha yaşanmıştı: Azerbaycan’a sınır dışı edildikten sonra bir trans öldürüldü. Bu tür vakalar sürekli karşımıza çıkıyor, ama iş örgütlenmeye gelince gerçekten hiçbir şey yapılmıyor. Kaç toplumsal hareket çıkıp da “Birlikte ne yapabileceğimizi konuşalım” diyor? Şahsen hiç görmedim…

LGBTİ+ topluluğu söz konusu olduğunda fobiden bahsediyorsak, tüm bunların konuşulmuyor olması da doğrudan ırkçılıkla bağlantılı. Evet, isyanlar oluyor. Birincisi, bizim bunlardan haberimiz olmuyor ve sorun da bu. İkincisi, haberimiz olsa bile ortada bir destek yok. Bu yüzden kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalıyorlar.

Harmandalı Geri Gönderme Merkezi önünde İzmir Barosu avukatlarının basın açıklaması, 2023

Toplumsal hareketler ya da demokratik muhalefet göç meselesine nasıl yaklaşmalı? Türkiye’de neler olup bittiğinden bahsettiniz, ama bu geniş tablo içinde “aslında nasıl olmalı?” diye soracak olursak neler söylersin?

Kara: Açıkçası, Türkiye’deki toplumsal hareketleri sert bir şekilde eleştirmekten çekinmeyeceğim. Birincisi, eğer bu mücadeleyi veriyorsak, Türkiye’deki toplumsal hareketlerin işgal ettikleri o alanlardan biraz geri çekilmeleri gerekiyor. İkincisi, iletişime tamamen kapalılar. Üçüncüsü, meselelere hiçbir zaman hak temelli bir perspektiften baktıklarını düşünmüyorum. Bu çok ciddi bir sorun.

Örneğin, “sığınmaya erişim bir haktır” deseler bile bunun altını gerçekten doldurmuyorlar. Herkesin temel haklara erişimi olmalı. İnsanlık onurundan bahsettiğimizde, bu herkesi kapsamalı. Ama bana öyle geliyor ki, bir vatandaş insanlık onuru idealine çok daha yakın duruyor; çünkü vatandaşlar o idealin daha geniş bir çerçevesine dahil ediliyor. Ancak, mülteciler söz konusu olduğunda insanlık onuru çok daha dar bir şekilde tanımlanıyor, giderek kişiye bağlı bir hale geliyor. Öncelikle bundan kurtulmamız lazım.

Eğer haklardan ve mücadeleden bahsediyorsak, mültecilerle omuz omuza durmalıyız. Bunu hiçbir toplumsal harekette göremiyorum. Sadece sahada çalışan ve mültecilerle birlikte mücadele eden belirli bir grup insan var ve onların sayısı gerçekten çok az.

Eğer kadın hareketinden, feminist hareketten, LGBTİ+ hareketinden, patriyarka, heteroseksizm ve cisseksizmden bahsediyorsak ve bunların çeşitli ayrımcılık biçimleriyle kesiştiğinde aslında nasıl daha da katmanlı hale geldiğini söylüyorsak, bunun söylemimize de yansıması gerekir.

Örneğin, meslek odaları ve sivil toplum kuruluşları –ve elbette kamu kurumları– bu meseleleri kendi çerçevelerinde tartışmalı. Kaç tane baro avukatlarla mültecileri bir araya getirip hak ihlâllerine karşı ne yapabileceğimizi tartıştı? Ya da kaç sendika, mülteci hakları konusunda mülteci işçilerle bir araya geldi? Veya kaç sivil toplum kuruluşu, birlikte ne yapabileceğimizi konuşmak için sahada çalışan, mücadele eden ve haklarını savunan mülteci ve göçmenlerle gerçekten bir araya geldi? Bu, sadece hak temelli konularda ve özel olarak mülteci hakları alanında çalışan birkaç örgütün sorduğu bir soru: “Birlikte ne yapabiliriz?”

İstanbul Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrencisi, Azerbaycanlı kadın ve LGBTİ+ hakları aktivisti Nanaxanim Babazade’nin üniversitede yemek zammını protesto eylemine katılması gerekçe gösterilerek gözaltına alınıp geri gönderme merkezine sevk edilmesi üzerine İHD Ankara Şubesi Gençlik Komisyonu’nun basın açıklaması, 2025

Erdem: Belki Hayriye’nin bıraktığı yerden devralıp şunu söyleyebilirim. Bu alanda çalıştığını iddia eden kişiler, kurumlar, inisiyatifler, dernekler ve uzmanlar kendilerine şu soruları sormalı: “Buna maruz kalan mültecilerle bir aradayken ya da onların yanındayken, onlar üzerinde bir hiyerarşi kuruyor muyum? Hak meselesine bir lütufmuş gibi mi yaklaşıyorum? İçselleştirdiğim, belki üstü kapalı, örtük ayrımcılık biçimleri var mı?”

Türkiye’de şöyle spesifik bir sorun var: Çoğunluk grubunun bir parçası olduğunuzda, “öteki” olarak adlandırılanın neler yaşadığını pek de görmüyorsunuz.

Mesela, Gezi eylemleri sırasında, Kürt illerinden birinde bir çocuğun TOMA altında kalarak ezildiği bir olay yaşanmıştı. Bu olay duyulduğunda, insanların “Orada gerçekten böyle şeyler oluyor mu?” diye sorduğunu duymuştum. Konuyu tekrar buraya bağlamaya çalışıyorum. Bu bir arada yaşama pratiğinin beraberinde belli davranışları, ortak deneyimleri getirmesi ve yan yana durabilmeyi sağlaması lâzım.

Herkesin temel haklara erişimi olmalı. İnsanlık onurundan bahsettiğimizde, bu herkesi kapsamalı. Ancak, mülteciler söz konusu olduğunda insanlık onuru çok daha dar bir şekilde tanımlanıyor, giderek kişiye bağlı bir hale geliyor.

Hepimizin dönüp kendimize şunu bir sorması gerekiyor: Biz bunu gerçekten ne kadar yapabiliyoruz? Çünkü insan içten içe kendine çok daha farklı bir cevap da verebilir. Mesela diyebilirsiniz ki: “Ben onları kendimle eşit görmüyorum ki. Onlar mülteci sonuçta, nasıl eşit olalım? Ülkelerini bırakıp gelmek zorunda kalmışlar, buraya sığınmışlar.”

İş dönüp dolaşıp eşitliği kolektif hafızamızda ne kadar içselleştirdiğimize dayanıyor, yani birlikte yaşama fikrine, “öteki” dediğimizi eşit görmeye, bizden farklı olanı kendimizle bir tutmaya. Mesele bir insan olarak sizin sahip olduğunuz haklar nasıl koşulsuzsa, bunların bir başkasının da hakkı olabileceğini, daha doğrusu zaten onun da hakkı olduğunu anlamak.

Kara: Bir de olayların adını doğru koymak önemli. Biliyorsunuz, Kayseri’de yaşananlar tam anlamıyla bir pogromdu[5]. Doğrudan mültecileri hedef aldı. Mücadeleyle adlandırılan, tanımlanan ve teşhis edilen bu kavramların, konu mülteciler olduğunda hiç konuşulmadığını görüyorum.

Eğer ortadaki şey ırkçılıksa, buna ırkçılık demeliyiz. Eğer bu yabancı düşmanlığı, göçmen karşıtlığı ya da mültecilerin şeytanlaştırılması anlamına geliyorsa, bunu açık ve net bir şekilde dile getirmeliyiz.

Aksi takdirde, gerçekten ne yaşandığını hafifletme, odağı başka bir yere kaydırma ve harekete geçmek için bir araya geldiğimizde asıl meseleyi merkeze alamama riskiyle karşı karşıya kalırız.

Erdem: Empati burada çok mühim bir faktör. Ben göçmen bir ailenin çocuğuyum. Biz Avrupa’ya çalışmak için gittik. Yani bu ülkede bir savaş yoktu, değil mi? İnsanlar öldürülmüyordu. Ama onlar [Türkiye’den giden göçmenler] oraya çalışmaya gittiler ve buraya geri dönebildiler. Şimdi ise çok daha korkunç şeyler yaşayıp Türkiye’ye gelen insanlara “Neden geldiniz, neden gitmiyorsunuz?” diye soruluyor. Bu tutum empati yoksunluğundan ve insandışılaştırmadan, yani o kişiyi bir insan olarak görememekten kaynaklanıyor.

Örneğin, “mülteci” dediğimizde aklımıza ne geliyor? Bir grup mu? Bir sayı mı? Yoksa sınırlara akın eden insanlar mı? Ya da onların [basının] iddia ettiği gibi, İran-Türkiye sınırını sadece erkeklerin geçtiği, aralarında hiç kadın olmadığı falan mı? Oysa o görüntülerdeki her bir insanın bir hikâyesi, bir gerekçesi, bir geçmişi, bir ailesi var ve başka seçenekleri de yok.

Veya örneğin, birilerinin “Ben Türkiye’de doktorum. Mesleğimi istediğim düzeyde icra edemiyorum. Avrupa’da bir ülkeye gideceğim” dediğini duyuyoruz. Peki, aynı kişiler buraya gelen birine nasıl burun kıvırabiliyor? Ya da asgari ücret açıklandığında mesela çok öfkeleniyorum. Neden asgari ücretin bile altında, kayıt dışı ve hiçbir güvencesi olmadan çok daha uzun saatler çalışmak zorunda kalan o insanı göremiyorum? Bunlar çok sorunlu, çok üzücü şeyler. İnsan olarak istediğimiz bu mu gerçekten? Biz bu muyuz?

Midilli, Moria Kampı yakınları, 2021

Şimdiye kadar tartıştığımız şeyler aslında Türkiye’de göçmenlerle çok daha farklı bir ilişki kurmayı gerektiriyor. “Kurtarıcı” ve “kurtarılan” ilişkisi kurmadan taban hareketlerini desteklemek ve yürütmek nasıl mümkün olabilir veya mümkün mü? Bu, özörgütlenme alanları ya da dayanışma hareketleri yaratarak sağlanabilir mi?

Kara: Bu alan artık bir sektöre dönüştü. Bundan önce sivil toplumun ya da sivil inisiyatiflerin kurduğu ilişkiler bir “kurtarıcı ve kurtarılan” dinamiğine dayanmıyordu. Her ne kadar sürecin içinde sadece çok küçük bir kesim aktif olarak yer alsa da, mesele daha çok birlikte mücadele etmek, birbirini dinlemek ve desteklemekti. Kolektif bir mücadeleyle ilerlendiğine dair bir his vardı.

Bu ne zaman değişti? Sivil toplum kuruluşları fon almaya ve fazlasıyla kurumsallaşmaya başladığında. Biz de fon almıştık, ama işler bu kadar kurumsallaşmamıştı. O fonların nasıl kullanılacağı ve desteğin niteliği o kadar katı bir şekilde tanımlandı ve bu beraberinde ciddi bir bürokrasi getirdi. Süreç tamamen net tanımların, evrak işlerinin ve kurulan ilişkilerin keskin sınırlarla çizildiği bir hale büründü. Baskılara ve sorunlara buna göre yanıt vermeye adapte olduk.

Sonrasında fonlar aniden kesildi ve alanda çalışanların manevra yapma, bu tür sorunlara müdahale etme kapasiteleri adeta ellerinden alınmış oldu. Ama ben Türkiye’nin hâlâ bu hafızayı koruduğuna inanıyorum. Yeniden bu alana ve bu hafızaya dönmemiz gerekiyor.

Erdem: Evet, Hayriye’nin de dediği gibi, anahtar kelime “dayanışma”. Aslında burada çok ilginç bir şey görüyoruz. Bu alanda çalışan insanlar meselenin özneleri değil. Hiçbirimiz burada özne değiliz, asıl öznelerin sayısı çok az. Bizler ayrıcalıklı bir konumdayız, elimizin altında çeşitli kaynaklar var. sahip olduğumuz kaynakları ve ayrıcalıkları kullanarak o alanı açmalıyız. Bu da ancak o noktada emek sarf etmekle mümkün olabilir.

Daha önce de konuştuğumuz gibi, bir mülteci yalnızca mülteci sıfatından ibaret değildir. Aynı zamanda bir öğrencidir, işçidir, çalışandır. Onların bu alanlarda kendilerine yer bulabilmeleri, güvende hissedip seslerini duyurabilmeleri ve sürece dahil olabilmeleri ancak eşitlik temelinde kuracağımız bir dayanışmayla mümkün.

İş dönüp dolaşıp eşitliği kolektif hafızamızda ne kadar içselleştirdiğimize dayanıyor, yani birlikte yaşama fikrine, “öteki” dediğimizi eşit görmeye, bizden farklı olanı kendimizle bir tutmaya.

Şunu da eklemek isterim: Her gün mülteci ve göçmenlerle iletişim halindeyim ve insanlarda muazzam bir korku olduğunu gözlemliyorum. Neyin korkusu bu? Daha önce de konuştuk, devrede olan belirli bir politika var; tespit etme, işlem yapma ve geri gönderme ya da yakalama, kontrol etme ve statüyü iptal etme politikası.

Doğal olarak mülteciler ve göçmenler de bunu görüyor. Bu yüzden sokağa çıkmak bile başlı başına bir risk olabiliyor. İnsanların markete gidip gitmemeyi bile tartmak zorunda kaldığı durumlar yaşanıyor. Şimdi, korkunun bu kadar yaygın olduğu bir ortamda sürece dahil olmak ya da dayanışma göstermek öyle pek de basit bir mesele değil. Ne yazık ki bu son derece haklı bir endişe.

Daha bugün biriyle konuştum. Uluslararası koruma –sığınma başvurusu– talepleri var, başvuru yapmaya gideceklerdi. Göç İdaresi’ne gitmişler, ama oradaki memurlar “Şu an başvuru kabul etmiyoruz” demiş. Ellerinde dilekçe olduğunu söyleyerek ısrar etmişler, ama aldıkları cevap, “Eğer ısrar edersen seni kampa gönderirim” olmuş.

Biliyorsunuz, dilekçe hakkı anayasal güvence altındadır. Ortada böyle şeyler yaşanırken bağlamı çok dikkatli okumamız gerekiyor. Lafı başladığım yere bağlayacağım: Bence ayrıcalıklı konumumuzdan yapmamız gereken en önemli şey, mülteci ve göçmenler için o güvenli alanı açmak. Bunu açmayı gerçekten istemeliyiz.

Kara: Bazı noktalarda sana katılmıyorum Mehtap. Çünkü, vatandaşlar olarak işgal ettiğimiz o alandan geri çekilmemiz gerektiğine inanıyorum. Zira, yaşadığınız ülkede sahip olduğunuz en koruyucu kalkan vatandaşlık. O kalkana sahip olmayan insanlardan bir şeyler talep ederken bu ayrıcalığımızın farkında olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Ama dayanışma daha farklı bir şey. Yani burada mültecilerden bahsediyoruz,Türkiye’de bizim hayal bile edemeyeceğimiz koşullarda hayatta kalmayı başarmış insanlardan. Eğer bir kişi risklerin farkındaysa, başına gelebilecekleri biliyorsa ve yine de sürecin bir parçası olmak istiyorsa, ona müdahale etmenin kendisi bana biraz üstten bir tavır gibi geliyor. Şu anda tüm kadın örgütleri, sadece feminist olanlardan bahsetmiyorum, bunun farkında. Mülteci ve göçmen kadınların, LGBTİ+ mültecilerin Türkiye’de ne kadar kolay hedef haline getirildiğinin ve ne kadar kolay öldürüldüğünün bilincindeler. Davalar takip ediliyor, yani feminist avukatların takip ettiği davalar var. O davalara kalabalık bir şekilde gidip toplumsal baskı yaratmak tam bir dayanışma eylemi. Sahada çok ciddi ihlâller var. Bunu göz önünde bulundurmamız lâzım, bu konuda kesinlikle hemfikirim.

Kayıtsızlık, barınma sorunları, temel ihtiyaçlara erişememe, hukuki güvencesizlik… Bütün bu meseleleri önümüze koymalı ve tam da bu noktada kendi ayrıcalıklarımızı nasıl kullanabileceğimizi düşünmeliyiz. Bizim de kendi geçmişimiz, kendi deneyimimiz var. Düşünsenize, eskiden baroların bu konuyla hiçbir alâkası yokken ve hatta bunun ne olduğunu bile bilmezken biz nasıl hukuki destek sağlıyorduk?

Tabii şu an sayılar çok yüksek. Üzerinde devasa bir baskı olan bir alandan bahsediyoruz. Dayanışmayı örmek için neler yapabileceğimizi net bir şekilde ortaya koymamız lâzım. Örneğin, biz avukatlar olarak barolara nasıl baskı kurabiliriz? Türkiye Barolar Birliği’ni nasıl sıkıştırabiliriz? Onlara bu alandaki meslek örgütü sorumluluklarını nasıl hatırlatabiliriz? Tüm bunları düşünmeliyiz. Pratik olarak neler yapabileceğimizi tartışıp o anlatıyı bunun üzerinden inşa ederek işe başlamalıyız.


[1]Avrupa Birliği’nin sınır denetimi ve göç yönetiminden sorumlu kurumu olan Frontex (Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansı) göçmenleri yasadışı şekilde ve zorla sınır dışına attığı geri itme (push-back) operasyonlarına dahil olmak, iltica hakkı ihlallerini örtbas etmek ve yerel güçlerin şiddetine suç ortaklığı yapmakla gündemde.

[2] Metinde geçen detention kelimesi, devletlerin göçmenlere yönelik bu uygulamasının doğrudan özgürlükten yoksun bırakan bir kolluk eylemi olduğunu vurgulamak amacıyla “gözaltı” olarak çevrilmiştir. Mekânsal bir ifade olan detention center ise Türkiye’deki göç pratiklerindeki en net karşılığı olması sebebiyle “geri gönderme merkezi” şeklinde kullanılmıştır.

[3] Uluslararası mülteci hukukunun temel ilkelerinden olan geri gönderme yasağı (İng. non-refoulement), kişilerin işkence, zulüm veya hayati tehlikeyle karşılaşabilecekleri bir ülkeye iade edilmesini kesin olarak yasaklayan prensiptir.

[4] Söz konusu rapora buradan ulaşabilirsiniz: https://d.barobirlik.org.tr/2024/20240810g%C3%B6cveiltica.pdf

[5] Haziran 2024’te, Kayseri’de Suriyelilere karşı neredeyse organize sayılabilecek şiddet içerikli bir saldırı dalgası yaşandı. Daha fazla bilgi için: https://bianet.org/haber/violent-protests-target-refugee-community-in-turkeys-kayseri-after-alleged-sexual-assault-on-minor-297002

^