SELAHATTİN DEMİRTAŞ SORUYOR, İKTİSATÇILAR CEVAPLIYOR –V. BÖLÜM

Söyleşi: Selahattin Demirtaş
3 Nisan 2023
Jean-François Le Minh, "Evrensel Matriks", 2022
SATIRBAŞLARI

AKP’nin inşaata dayalı birikim rejimi döneminde gerçekleşen imar afları ve TMMOB’un yetkilerinin daraltılması, hâkim olan denetimsizlik ve rant düzeni on binlerce insanımızın ölmesine yol açtı. Depremde ortaya çıkan dayanışma ve halkın öz örgütlülüğü nasıl bir ekonomi modeline dönüşürse biz bu yıkımdan halk olarak kendi özgücümüzle çıkabiliriz?

Özlem Onaran: Çağımızın kompleks ve birbiriyle ilişkili sorunlarına karşı tutarlı bir çözüm için katılımcı demokratik planlamaya ihtiyacımız var. Katılımcılık hem ihtiyaçların hem de sağlık, güvenlik, kalite veya çevresel standartların belirlenmesi ve uygulanması için gerekli.

Katılımcılığın üç boyutu var: 1) Yerel ihtiyaçların belirlenmesi için tabanda, en küçük yerel birimlerden başlayan bir karar, bütçe ve planlama süreci. 2) Hem çalışanları, sendikal temsilcileri hem de kullanıcıları içeren katılımcı planlama. 3) İhtiyaç ve harcama alanına ilişkin uzman ve meslek örgütlerinin katılımı. Örneğin, TMMOB, MMO veya TTB.

Selahattin Demirtaş

Ama bütçe ve planlama sürecinin merkezi bir aşaması da olmak zorunda. Zira yatırımların ve harcamaların doğru yerde, doğru zamanda ve doğru miktarda yapılması, bunların finansmanı için gerekli vergi, borçlanma, kalkınma bankası veya para politikalarının koordinasyonu, bölgesel, sınıfsal, etnik, cinsiyete dayalı ve diğer yapısal eşitsizliklerin ortadan kaldırılacağı bir sürecin inşa edilmesi için merkezi koordinasyon da gerekli.

Yeni bir toplumsal iktisadi yapılanma kamu sektörünün ekonomideki payında önemli bir artış anlamına geliyor. Bu sürecin şu andaki Türkiye’deki otoriter, yolsuz tek adam-çete-akraba eksenli denetim dışı, yasa dışı, düzenleme dışı devlet idaresinden farklı olmasının garantisi katılımcılık ve çok boyutlu demokratik denetim.

Deprem felâketi karşısında halkların dayanışma refleksi olarak geliştirdiği özörgütlülük, yerel özyönetimin bilinçli bir tasarımla ve kaynaklarla desteklendiğinde ne kadar etkin olabileceğini gösteriyor. –Özlem Onaran

Şu anda deprem felâketi karşısında halkların yaşam kavgası ve dayanışma refleksi olarak geliştirdiği özörgütlülük, yerel özyönetimin bilinçli bir tasarımla ve kaynaklarla desteklendiğinde ne kadar etkin olabileceğini gösteriyor. İnsanlar katılımcı yönetime hazır. Bunun sol iktidarlar veya mücadeleler altındaki örnekleri Rojova ve Brezilya’da Porto Alegre şehrinde ve daha sonra Rio Grande do Sul eyaletinde İşçi Partisi’nin birinci iktidar dönemindeki katılımcı bütçe uygulamaları. Fakat daha sistematik ve uzun dönemli dönüşüm merkezi düzeyde planlamayla bu yerel özyönetimciliğin bileşimini gerektiriyor.

Bu çerçevede mülkiyet biçimlerini de düşünmek lâzım. Sektörüne ve ihtiyaca göre, merkezi devlet mülkiyetinden belediye mülkiyetine ve kullanıcı ve üretici kooperatiflerine kadar her üç mülkiyet biçimine de ihtiyaç var. Örneğin, lokomotif fabrikasında veya kalkınma bankasında devlet mülkiyeti daha uygun olabilir, ama rüzgâr enerjisinin belediye mülkiyetinde olması veya organik tarım çiftliğinin veya yerel tasarruf bankasının kullanıcı ve üretici kooperatifi olarak örgütlenmesi daha etkin olabilir.

Bu farklı mülkiyet ve üretim biçimlerinin hem yerel katılımcı özyönetim ağlarının parçası olması hem de merkezi planlama aracılığıyla koordinasyonu önemli. İletişim ve bilgi teknolojileri, büyük veri tabanları ve dijitalleşmedeki gelişmeler katılımcı demokratik planlama sürecini bugün çok daha olası kılıyor. 

Özgür Orhangazi: Önceki sorulara yanıt verirken uzunca bir süredir kamu kaynakları ve gücü kullanılarak, yasalar değiştirilerek, esnetilerek yahut uygulanmayarak sermayeye büyük bir rant ve kaynak aktarımı gerçekleştirildiğini vurgulamıştım. Bu rant ve kaynak aktarımının merkezinde de inşaat yer almaktaydı. Bunun doğrudan sonuçlarını depremde gördük.

Özgür Orhangazi

Aynı dönemde, eğitim ve sağlık başta olmak üzere, kamusal, sosyal alanların giderek daha fazla piyasalara bırakıldığını gördük. Yapı denetiminin dahi piyasaya, kâr amaçlı şirketlere bırakıldığını gördük. İkincisi, böylesi bir afette yanıt vermesi gereken kamu ya da kamusal kurumların (AFAD, Kızılay) içlerinin ne kadar boş olduğunu ve hatta boş olmanın ötesinde nasıl şirketleştiğini gördük.

Türkiye kapitalizminin piyasacı mantığı bizi getirebileceği yere getirdi. Rant ve kâr maksimizasyonu ile sonuç bu. Artık köhnemiş, eskimiş, vakti dolmuş piyasacı ekonomik düşünceleri bir kenara bırakmak gerekiyor. Her şeyi piyasaya, kamusal olarak sağlanması gerekenleri de “hayırsever”lerin insafına bırakmakla gelebildiğimiz yer ancak burası. Salgında dağıtılamayan maskeler, açıklan(a)mayan ölüm istatistikleri, orman yangınlarında bulunamayan uçaklar, helikopterler, özel şirketlere tahsis edilen madenlerde olmayan iş güvenliği … Kamusal hizmetlerin kâr amaçlı şirketler tarafından yerine getirilemeyeceğini bildiğimiz halde, ekonomiye giriş kitapları dahi bunu yazdığı halde. Şunu tekrar tekrar vurgulamaya devam etmemiz gerekiyor: Hayatımız, kelimenin tam anlamıyla, doğru düzgün işleyen bir kamuya ve doğru düzgün işleyen bir planlamaya bağlı.

Şunu tekrar tekrar vurgulamaya devam etmemiz gerekiyor: Hayatımız, kelimenin tam anlamıyla, doğru düzgün işleyen bir kamuya ve doğru düzgün işleyen bir planlamaya bağlı. –Özgür Orhangazi

İzzettin Önder: “Deprem doğa olayıdır, felâket ve ölümler ise bina işidir” söylemi aslında sistemi kurtaran paravan sözcüklerdir. Sistem kapitalist oldukça, en temel insan hakkı olan barınma ticarileşmiş sistemde çözüme götürülünce, piyasa talebe göre üretim yapar. Talep ise gelir dağılımına göre şekillendiğinden, yoksulların binaları yıkılır ve insanlar telef olur.

Son depremde yüksek fiyatlarla alınmış yeni binalar da yıkıldı. Bu durum, gelir dağılımı ile ilgili değil, kapitalizmin kapkaç düzeninin insanlarda oluşturduğu davranış şeklinin bir sonucudur. Kapitalist sistemin devlet yapıları ise halka değil, sermayedara dönük olduğundan yaşanan sonuç kaçınılmazdır.

İzzettin Önder

İleri ülkelerde de kapitalist sistem başat olduğu halde, oralarda binaların daha az zarar görüyor olması, ortalama zenginlik düzeyinin yüksek olması ve buna bağlı olarak inşaat yüklenicilerinin ve proje denetim uzmanlarının rüşvete ya da kapkaça rağbet edecek kadar yoksul olmamalarının bir sonucudur. Bir ülkede yoksulluk arttıkça kapkaç, rüşvet ve düzensizlik olasılığı yükselir.

Kapitalist sistemde gelir düzeyi düşük, gelir dağılımı çarpık olduğu durumda, halkın gerici cemaatlere dahil olmaları iktidara rahat bir oyun alanı verdiğinden, siyasi kadrolar vatandaşların gerçek ihtiyaçlarının çözümünün siyasi taleplerle değil, halkın kararı ile gerçekleşeceği, hal böyle olunca hiçbir teknik esasa oturmayan yapılanmalara gidilir.

Anadolu’da çoğu dışı sıvasız binaların az sayıdaki kolonlarının demir filizleri açık bırakılmıştır. Ele biraz para geçince, Allah’ın izniyle bir şey olmayacağı batıl düşüncesiyle hemen bir kat çıkılır. İmar affı meselesi siyasidir, fakat özünde sosyolojik düşünce kökeni halkın yoksulluğu ve böylesi tedrici bina inşaat mantığında yatar.

Doğu ve Güneydoğu bölge halkı sadece depreme dayanıklı evler meselesinde değil, hastane, okul ya da sair halk sağlığı konularında çaresiz bırakılırken, Batı bölgelerde gereksiz altyapı inşaatlarına yönelinir. Örneğin, son depremde bir şekilde devlete vergi ödeyen vatandaşlar da hiç geçmediği ve geçmeyeceği köprünün faizli bedeline katkı yaptı. Böyle bir yapılanma kapitalizmi de aşar, feodalizmin karanlığında insanları kaderleri ile baş başa bırakır. 

Devletin o bölgelere gerekli yatırımı yapmamasının anlamı, kaynakların bir bölümünün Batı bölgesinde yatırımlara gitmiş olmasıdır. Bu durumda, söz konusu yatırım ve harcamalardan yararlanan sanayi kesimi biriktirdiği servet üzerinden vergileme yolu ile yaşanan kaybı karşılamak durumundadır. –İzzettin Önder

Devletin jeofizik hocalarının ikazlarına kulağını tıkayarak o bölgelere gerekli yatırımı yapmamasının anlamı, kaynakların bir bölümünün Batı bölgesinde yatırımlara ya da sair harcamalara gitmiş olmasıdır. Bu durumda, söz konusu yatırım ve harcamalardan yararlanan sanayi kesimi biriktirdiği servet üzerinden vergileme yolu ile yaşanan kaybı karşılamak durumundadır.

Halkımızın felâket ânında derhal yardıma koşmasını, uzun dönemli ve basiretli bir toplum bilinci olarak değil, felâket karşısında acıma hissi ya da “bir gün bana da yapılır” yanlış düşüncesi ile hareketlenme olarak düşünülmelidir kanaatindeyim. Yaşananların konjonktürel olumlu davranışın uzun dönemli olumlu düşünce olup olmadığı genel seçimlerde yansıyabilir.

Meselenin köklü çözümü kapitalist sistem içinde, konut, eğitim, sağlık, finans işleri gibi yaşamsal ve ekonomi için elzem alanların ticari alan olarak değil, kamusal alan olarak ele alınıp örgütlenmesini gerektirir.

Her şeyden önce halkımızın bilinç düzeyi ve uyanıklılığı sağlanmalıdır. Halkın uyanıklılığı sermayenin, emperyalistlerin ve aracı siyasi kadroların işine gelmediği durumda iletişim kanalları denetlenir, çoğu durumda da yasaklanabilir. Halkımızın emperyalizme, sermayeye veya siyasi despot davranışlara karşı çıkması anlamlıdır, fakat asıl karşı çıkılacak düşman kapitalizmdir. İnsanları bölen, özgürlükleri kısıtlayan, böylece sermayeye ve emperyalizme büyük oyun alanı açan kapitalist sistemdir.

Her ekonomik krizde yoksullar daha da yoksullaşırken zenginler daha da zenginleşiyor. İçinde olduğumuz krizde de ekonomi göstergelerinde büyüme olmasına rağmen mutfaklarda yangın var. Emeğiyle geçinenler verilerde gösterilen büyümeden ne kadar pay alıyor? Günümüzdeki krizi nasıl tanımlarsınız? Bu krizden çıkış için muhalefete ne tür somut öneriler yaparsınız?

Özlem Onaran: Bütün krizler gibi bu son kriz de bir bölüşüm savaşı içeriyor. Türkiye’de emeğiyle geçinenlerin, yani ücretli çalışanların ve kendi hesabına çalışanların emek gelirini hesaba katarak hesaplanan “uyarlanmış” emek gelirinin toplam yurtiçi gelir içindeki payına bakalım. Bu TUİK’in kaba ücret payından daha yüksek ve daha faydalı bir gösterge, çünkü kendi hesabına çalışanların emek gelirini de gözönünde bulunduruyor.

Özlem Onaran

Avrupa Birliği Makroekonomi Veritabanı tahminlerine göre, emeğin toplam gelirdeki payı Türkiye’de 2021 itibariyle yüzde 46.2. Yani emekçiler yurtiçi gelirin yarısından azını alıyor. 2022 verileri henüz kesinleşmedi. Bu 1980 askeri darbesinden bu yana gözlediğimiz en düşük emek payı değerlerinden biri. Pandemi öncesinde, 2019’da, emek payı yüzde 53.8. Pandemi ve sonrasındaki enflasyon kriziyle birlikte emekçilerin payı 7 puan civarında düşmüş durumda. 

Karşılaştırma amacıyla, diğer ülkelere bakalım: Avrupa Birliği’nde aynı dönemde düşüş 1 puanın altında. Güney Kore’de emeğin payı aynı; Meksika’da ise artmış. Türkiye’de kriz döneminde emeğin payının düşmesi ve sermayenin payının artması yeni değil. Neoliberal döneme baktığımızda, 1980 askeri darbesi, 1994, 2001 ve 2008 krizlerinin hepsi bölüşüm anlamında trafik kazası gibi kalıcı izler bıraktı. İstisnai yıllar dışında emek payı sürekli olarak düşmeye devam etti neoliberal iktisat politikalarıyla birlikte.

Sendikasızlaştırma, kayıt dışı çalışma, finansallaşma, küreselleşme, kamusal sosyal harcamlarda azalma, özelleştirme, hükümetler değişse de emek payının azalmasını ve sermaye payının artmasını sürekli kıldı. Yine bu neoliberal politikalar sonucu, ekonomi kirize girdiğinde krizin bedelini hep emekçiler ödüyor. Her kriz emek karşıtı yeni reformlara kapı açıyor. Bütün AKP iktidar dönemi boyunca emek payındaki düşüş devam etti. Bugün itibarıyla, emek payı 2002’ye göre yaklaşık 10 puan daha düşük. Asgari ücretin biraz üzerinde kazanan bütün emekçiler AKP iktidarı döneminde kaybetti. Asgari ücretteki artışlar da şimdi enflasyon karşısında eriyor.

Bu kısır döngüye son verebilmek için hem kısa hem de orta dönemde iktisat politikasında neoliberal politikalara son veren kökten bir değişim lâzım. Kısa vadede alınması gereken acil önlemlerin başında fiyat kontrolleri geliyor. Orta vadede, yani emekten yana bir yeni hükümetin ilk dört yılında yapması gerekenlerin başında dört araç var: 1) Yeşil ekonomide ve mor, bakım ekonomisinde büyük ölçekli kamu yatırımları ile iyi ücretli insani çalışma koşullarına sahip yeşil ve mor kamu istihdamının yaratılması. 2) En zengin yüzde 1’lik kesimin hem gelir hem de serveti üzerindeki vergi oranlarının artırılması. 3) Yurtiçi finansal sistemin ve uluslararası sermaye hareketlerinin düzenlenmesi. 4) Sendikaları ve emeği güçlendirecek yeni emek piyasası düzenlemeleri.

Emekten yana bir hükümetin yapması gerekenlerin başında dört araç var: 1) Yeşil ve mor kamu istihdamının yaratılması. 2) En zengin yüzde 1’in vergi oranlarının artırılması. 3) Yurtiçi finansal sistemin ve uluslararası sermaye hareketlerinin düzenlenmesi. 4) Sendikaları ve emeği güçlendirecek yeni emek piyasası düzenlemeleri. –Özlem Onaran

Özgür Orhangazi: Bu soruyu bir sonraki soruyla [Ekonomik krizin kuşkusuz hem küresel hem bölgesel hem de yerel nedenleri olduğu biliniyor. Bunları nasıl açıklıyorsunuz? Tek adam rejiminin krizin Türkiye’de bu kadar derin yaşanmasındaki sorumluluğu nedir?] birlikte ele almakta fayda var.

Bugünkü ekonomik duruma gelmemizin iki ana sebebi var: Birincisi, 2000’li yılların başlarından 2010’ların ortalarına kadar uygulanan politikaların ekonominin dış sermaye girişlerine ve ithalata bağımlı yapısını derinleştirmesidir. İkincisi ise bu yapı içinde özellikle son dönemde iktidarın her ne pahasına olursa olsun büyümeden taviz vermemek için el yordamıyla uyguladığı politikalardır.

Türkiye ekonomisinin bugün içinden geçmekte olduğu dönemi doğru anlayabilmek için 2000’lerin başına dek uzanmak gerekiyor. 2001 krizi sonrasında uygulamaya sokulan ve 2002’den itibaren AKP hükümetlerinin de takip ettiği politikalar sonucunda ortaya dış sermaye girişlerine bağımlı, borç artışına dayanan, inşaat odaklı bir büyüme modeli çıktı.

2000’li yıllar ile 2010’lu yılların ilk yarısında, başta ABD merkez bankası Fed olmak üzere, dünyanın önde gelen merkez bankalarının uyguladıkları düşük faiz ve genişlemeci para politikaları tüm dünyada bir para bolluğunun yaşanmasına yol açtı. Bu bolluk Türkiye’ye (ve benzer diğer ekonomilere) daha önce görülmemiş miktarlarda dış sermaye girişine sebep oldu. Aynı zamanda bu dış sermaye girişleri sayesinde, Türkiye’de de faizler düşmeye, borçlanma oranları artmaya başladı. Böylelikle Türkiye ekonomisi bu dönemde hızlı bir büyüme sergiledi.

AKP hükümetleri ise bu büyümenin motorunun inşaat sektörü olmasını tercih etti. İnşaat bir yandan hızlı büyüme ve istihdam sağlarken bir yandan da hükümete kendisine yakın sermaye çevrelerine yüksek miktarda rant aktarımı olanağı vermekteydi.

Türkiye gibi dış sermaye giriş çıkışlarına tamamen açık ülkelerde hem kuru hem faizleri kontrol etmek mümkün değildir. Hükümet hem faizleri düşük tutmak hem de kurun yükselmesine izin vermemek istediği için MB’nin döviz rezervlerini arka kapı operasyonlarıyla piyasalara müdahale etmek için kullandı. Bunun sonucunda MB’nin net rezervlerinin eksiye düşmesine yol açtılar. –Özgür Orhangazi

Ne var ki, bu dönemdeki ekonomik büyüme, aynı zamanda bir dizi kırılganlık ve kriz eğiliminin de birikmesine yol açtı. Bunlardan ilki, yüksek miktarda dış sermaye girişleri TL’nin reel olarak değerlenmesine sebep oldu. TL’nin oldukça uzun bir süre reel olarak değerli seyretmesi ithalatı artırdı ve ekonominin giderek daha fazla ithalata bağımlı hale gelmesine yol açtı. Bu da Türkiye’nin kronik cari açık sorununun ağırlaşmasına, cari açığın giderek daha da genişlemesine sebep oldu. İkincisi, bu dönemde özel sektörün dış borcu hızlı bir biçimde arttı ve toplam dış borç milli gelirinin yüzde 50’sini aştı.

Üretimin ithalata artan bağımlılığı, genişleyen cari açık ve yüksek dış borçlar ancak ve ancak dış sermaye girişleri devam ettiği müddettçe sürdürülebilirdi. 2015’ten itibaren küresel şartların değişmesi, Fed’in genişlemeci para politikalarına son vermesiyle birlikte, Türkiye ve benzeri ülkelere dış sermaye girişleri de azalmaya başladı. Bu da TL’nin artık yavaş yavaş değer kaybetmeye başlamasına yol açtı.

Hükümet ise dış sermaye girişlerinin yavaşlamasının ekonomik bir yavaşlamaya yol açmaması için 2010’ların ikinci yarısında kredi genişlemesini artıracak politikalar uygulamaya girişti. TL’nin değer kaybının hızlandığı dönemlerde faizleri yukarı çekerek bu değer kaybını yavaşlatmaya çalışırken, fırsat buldukça da yeniden faizleri düşürüp kredi genişlemesi yoluyla büyümeyi desteklemeye çalıştı. Kamu bankaları ve Kredi Garanti Fonu bu amaçla sık sık devreye sokuldu.

Toplumsal baskı, iç savaş ve bölgesel militarist, şovenist hedefler uğruna israf edilen mali ve beşeri kaynaklar yatırım ve sanayi politikalarına kaydırılsaydı, Türkiye bugün daha yüksek bir refah, eşitlik ve bağımsızlık düzeyine erişmiş olurdu.  –Özlem Onaran

Kısacası, Türkiye ekonomisinin dış sermaye girişlerine bağımlı, borç artışına dayanan, inşaat odaklı büyüme modeli 2010’ların ortalarından itibaren bir faiz-döviz kıskacına girmeye başladı. Bu model her ne kadar büyüme sağlamış olsa da bir dizi kırılganlığın birikmesine de yol açmıştı. Bu modelin ortaya çıkardığı kırılganlıklar 2018’de ülkeyi sert bir döviz krizine sürüklediğinde döviz kurlarındaki artış ancak faizleri sert bir biçimde yükselterek kontrol altına alınabildi.

Sonrasında ise, salgın yılları da dahil olmak üzere, ana politika ekonomik büyümeden mümkün mertebe taviz vermemek, bunun için de faizleri mümkün mertebe düşük tutarak borç artışıyla ekonomik büyüme sağlamak oldu. Ancak, dış sermaye girişlerinin durması, hatta 2020’de tersine dönmesi kur üzerinde baskıya yol açmaktaydı.

Türkiye gibi dış sermaye giriş çıkışlarına tamamen açık ülkelerde hem kuru hem faizleri kontrol etmek mümkün değildir. Böylesi dönemlerde ya faizleri yüksek tutarak kuru kontrol edebilirsiniz, ya da faizleri düşürüp kurun yükselmesine izin vermek zorunda kalırsınız. Hükümet hem faizleri düşük tutmak hem de kurun yükselmesine izin vermemek istediği için Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini arka kapı operasyonlarıyla piyasalara müdahale etmek için kullandı.

Bunun sonucunda sadece Merkez Bankası’nın tüm rezervlerini tüketmekle kalmadılar, borç alınan rezervler de kullanılarak net rezervlerin eksiye düşmesine yol açtılar. Bu da ekonominin dış şoklara karşı giderek daha kırılgan hale gelmesine yol açtı. Ancak, bugün dahi ödünç rezervlerle piyasa müdahaleleri ve kuru sabit tutma çabaları sürmekte, bu ise ekonomiyi daha da kırılgan hale getirmekte.

Üretimin özellikle 2000 sonrası giderek artan biçimde ithal girdilere bağımlı olması cari açık sorununun dolayısıyla da döviz açığı sorununun sürmesine yol açmaktadır. Sert bir ekonomik yavaşlama ve/veya daha büyük ölçekli bir devalüasyon olmadan cari açığın kapanmayacağı ortadadır. –Özgür Orhangazi 

2021’de iktidarın önünde iki seçenek bulunmaktaydı. Birinci opsiyon, ortodoks politikalarla devam edip faizleri yüksek tutmak, bu sayede bir miktar dış sermaye çekerek kurun da kontrol altında olmasını sağlamaktı. Ancak, Türkiye ekonomisinin yapısı ve sermayenin borç bağımlılığı yüksek faiz politikasının hem birçok şirketi zor duruma sokmasına hem de ekonomik büyümenin hızlı bir biçimde yavaşlamasına yol açacaktı. 2020’nin sonlarından 2021’in ortalarına kadar bu yol seçildiyse de 2021 sonbaharından itibaren tam tersi yola girildi. Yani faizler indirilirken kurun yukarı gitmesine göz yumuldu. Bu sayede ekonomik büyüme canlandırıldı.

Ancak, bu ikinci tercihin sonucu hem kurların hem enflasyonun kontrolden çıkması oldu. Kurların kontrole alınması için KKM benzeri uygulamalar devreye sokulurken, döviz sıkıntısı yaşanmaması için de dış sermaye girişlerinin durduğu bir ortamda bir yandan Merkez Bankası swap’lar yoluyla borçlanmaya girişti, bir yandan da “kaynağı belirsiz” döviz girişlerine iyice izin verildi.

Nihayetinde, ekonomik yavaşlamadan kaçışın yükü enflasyon ile çalışanların ve geniş halk kesimlerinin üzerine yıkıldı. Çalışanların sendikasızlığı ve örgütsüzlüğü ve işsizlik oranlarının yüzde 10’larda seyrediyor olması emeğin pazarlık gücünü azalttığı için oldukça sert bir bölüşüm şokunun yaşanmasına, reel ücretlerin çok hızlı bir biçimde düşmesine ve toplam milli gelir içerisinde emeğin payının çakılmasına yol açtı.

Biraz uzun bir yanıt oldu, ama özetlemek gerekirse, bugünkü krizin iki ana nedeni mevcuttur. Bu nedenlerden birincisi, 2000’li yıllar ve 2010’lu yılların ilk yarısı boyunca uygulanan politikaların Türkiye ekonomisinin dış sermaye girişlerine ve ithalata bağımlı yapısını derinleştirmesi ve bir dizi ekonomik ve finansal kırılganlık biriktirmesidir. İkincisi ise bu yapı içeriside iktidarın ekonomik büyümeden taviz vermeden, belirli sermaye kesimlerinin çıkarlarını önceleyerek ve bölüşüm ilişkilerini giderek daha fazla emek aleyhine bozacak bir biçimde borç artışı ile büyümeye devam etme tercihidir.

Ekonomik krizin kuşkusuz hem küresel hem bölgesel hem de yerel nedenleri olduğu biliniyor. Bunları nasıl açıklıyorsunuz? Tek adam rejiminin krizin Türkiye’de bu kadar derin yaşanmasındaki sorumluluğu nedir?

Özlem Onaran: Türkiye’de spekülatif yabancı sermaye girişlerine ve ithalata bağımlı büyüme, yapısal dönüşüm ve yatırım eksikliği krizi daha derin hale getiriyor. Tek adam rejiminin getirdiği siyasi belirsizlik ve istirarsızlık ve daimi militarist savaş ortamı elbette hem sermaye hareketlerini hem de özel yatırımları daha da istikrarsız hale getiriyor.  

Ekonomik krizin Türkiye’nin hem ülke sathında hem de bölgede izlediği güvenlikçi-militarist politikalar ile ilişkisini nasıl görüyorsunuz? Barış yerine savaş tercihinin ekonomiye ve topluma maliyetini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Özlem Onaran: Hükümetin iç savaş ve bölgesel militarist, şovenist politikaları kendi politikalarının yarattığı iktisadi ve siyasi kaos karşısında milli birlik yaratma çabası. Kürt sorununda bir dönemden ötekine çeşitli hükümetlerin kendini kilitlediği baskıcı ve inkârcı politikaların uzantısı bunlar. Geri planda uluslarası enerji ve su kaynaklarının kontrolü ve son dönemde yeni uluslararası ittifak arayışları olsa da, son kertede aslında kaynak israfı bunlar. Toplumsal baskı, iç savaş ve bölgesel militarist, şovenist hedefler uğruna israf edilen mali ve beşeri kaynaklar yatırım ve sanayi politiklarına kaydırılsaydı, Türkiye bugün daha yüksek bir refah, eşitlik ve bağımsızlık düzeyine erişmiş olurdu.

Özgür Orhangazi: Askeri harcamaların ekonomik etki ve sonuçlarının genel olarak iktisatçılar tarafından gözardı edildiğini söyleyebiliriz. Askeri harcamaların kamu bütçesi ve cari açık üzerindeki etkilerinden uygulanan politikaların tarım ve hayvancılık üzerine etkilerine, birçok nokta incelenmemiştir. O yüzden somut bir şey söylemek zor. Açıkçası bu alanda yeterince inceleme olmaması, özellikle 2016’dan beri Türkiye’de pek çok akademisyenin işini, temel haklarını kaybettiği, akademik özgürlüklerin son derece sınırlandığı koşullarda çok da şaşırtıcı değil.

Kriz karşısında Erdoğan rejiminin uygulamaya koyduğu politikaların tutarlı bir bütünlüğü olduğunu düşünüyor musunuz? Bu politikaların sebeplerini, saiklerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve sonuç olarak hangi toplum kesimleri kazanıyor, hangi toplum kesimleri kaybediyor?

Özlem Onaran: AKP politikaları bir krizden öbürüne günü kurtarma, bir seçimden diğerine en yoksullara biraz göstermelik destek verirken, kendi destekçisi sermaye kesimlerine ihalelerle ve yolsuzlukla kaynak aktaran oy toplama politikaları. Bu arada, gerçek yapısal dönüşüm olmadan, merkez bankası başkanlarını sürekli işten atıp, bir yenisini atayarak faiz oranını bastırmak sürdürülebilir değil ve enflasyonu durdurmaz. Döviz piyasası işlemlerinde veya banka hesaplarında yarım yamalak müdahaleler de ciddi sonuç vermiyor. Yeşil, temiz, adil, çocuklarına ve yaşlılarına insana yaraşır bir bakım alyapısı sunan bir kalkınma süreci için kamu yatırımları, geniş kapsamlı finansal düzenlemeler ve sermaye kontrolleri lazım. Böylelikle ithalat ve kısa süreli spekülatif sermaye hareketlerine bağımlılık sona erdiğinde, faiz-kur-fiyat artışı kısır döngüsünü sonlandırmak da mümkün. Faizlerin bastırıldığı bir iktisat politikasından yanayım, ama bunu mümkün kılmak kapsamlı bir yatırım programı gerektiriyor.  

Özgür Orhangazi: Öncelikle şunu belirtmekte fayda var: Yaşanan ekonomik sorunları sadece yanlış para politikası ve bunun sonucu olarak yükselen döviz kurları ve enflasyon üzerinden okuyup sorumluluğu da “liyakatsiz” yöneticilerde arayan tartışmalar yapısal sorunların yeterince anlaşılmasının önüne geçiyor. Dahası, geniş kesimleri yoksullaştıran politikaları “ne yaptıklarını bilmiyorlar” ya da “iktisat bilimi”nin gerçeklerinden uzaklaştılar söylemleriyle eleştirmek ise bir anlamda uygulanan politikaları basitçe “yanlış” olarak sınıflandırıp geçiyor. Halbuki uygulanan politikalar genel olarak sermaye kesimini, özelde ise sermaye içerisinde iktidara en yakın olanları açıkça desteklerken emeği ucuzlatarak ve genel olarak halk kitlelerinin alım gücünü düşürerek Türkiye ekonomisinin içine sürüklendiği yapısal krizin yükünü kimin çekeceğini belirliyor.

Son dönemdeki politika tercihi, açıkça sermaye kesimlerini öncelerken, ücretli çalışan geniş kesimlerin reel gelirlerini düşürmekte, buradan yakalanacak bir maliyet avantajı ile de ihracatı artırmayı umut etmişti. Böylelikle emekten sermayeye ve dolaylı olarak da yurtdışına değer aktarımı yapılmaya başlanmıştır. Bu sayede her ne kadar ihracat hacimleri artsa da bu değer aktarımından ötürü bu kez de Türkiye klasik “yoksullaştıran büyüme” tuzağına düşmektedir. Üretimin özellikle 2000 sonrası giderek artan biçimde ithal girdilere bağımlı olması ise cari açık sorununun dolayısıyla da döviz açığı sorununun sürmesine yol açmaktadır. Sert bir ekonomik yavaşlama ve/veya daha büyük ölçekli bir devalüasyon (ki o da sert bir ekonomik yavaşlamaya yol açacaktır) olmadan cari açığın kapanmayacağı ortadadır. 

Gençlerin işsizliğini ve üniversite diplomalı işsizler ordusu olgusunu ve bunun toplumsal etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? İlk elde ne tür çözümler üretilebilir? Yeni teknolojiler özellikle gençliğin istihdamının artırılmasında belirleyici bir rol oynayabilir mi?

Özlem Onaran: Teknolojik gelişmeler eski işlerin ve vasıfların yerini aldığı oranda hem bir tehdit hem de vasıflı emeğe talep yarattığı için bir fırsat. Dahası, teknolojik gelişme sayesinde bazı tehlikeli veya rutin işleri robotlara bırakma şansı var insanlığın. Ama bunun emekçilerin refahını arttıracak bir gelişme olması için iki temel unsura ihtiyaç var: 1) Güçlü sendikal ve toplumsal hareketler. 2) Çalışma haftasının kısaltılması ve saatlik ücretlerin üretkenlikteki geçmiş artışları ve enflasyonu yansıtacak şekilde artırılması. Yani robotların ve insanların ne zaman ne yapacağında emekçiler söz sahibi ise, robotlar arkadaşımız! 

Krizin yükünü halkın omuzlarından almak için nasıl bir politika izlenmeli? Krizin yarattığı adaletsizliklere karşı gelir adaletini nasıl sağlayabiliriz? Gelir dağılımı adaletini düzeltici bir perspektifle, emeğin lehine bir enflasyonla mücadele programı mümkün değil mi? Son yıllarda çokça tartışılan “temel yurttaşlık geliri”ne nasıl bakıyorsunuz?

Özlem Onaran: Bu soruyu bir sonraki soruyla [Halkı krizin etkisine karşı korumak için günümüzde iklim krizini de gündemine almış bir sosyal güvenlik sistemi gerektiğini düşünüyorum. Bunu gerçekleştirmek için uygulanabilir model önerileriniz var mı? Bu konuda muhalefete ne tür somut öneriler yaparsınız?] birleştirerek cevaplamak istiyorum.

Uluslararası düzeyde bugünkü enflasyonun ilk aşamada dört kaynağı var: 1) Pandemi sonrası küresel arz zincirindeki darboğazlar. 2) İklim değişikliği felâketleri nedeniyle tarımsal ürün fiyatlarında artış. 3) Rusya’nın Ukrayna’yı işgali nedeniyle uluslararası piyasada enerji, tarımsal ürün, gübre, kritik metal gibi girdilerin fiyatlarının artması. 4) Uluslararası emtia piyasalarında spekülasyon.

Bu dört faktör sonucu girdi maliyetlerindeki artış bütün mal ve hizmetlerin fiyatlarını arttırdı. Ama ikinci aşamada büyük, özellikle uluslararası ihracatçı şirketler sadece artan girdi maliyetlerini kendi satış fiyatlarına yansıtmakla yetinmedi, fiyatlarını maliyet artışlarının üzerinde arttırdı, yani kâr marjlarını artırdı. Özetle, ikinci dalgada enerji veya hammadde sektörleri dışında da büyük ihracatçı şirketler krizden yararlanıp vurgunculuk yaptığı için de fiyatlar daha da yükseldi.  

Türkiye’de uluslararası sermaye çıkışları nedeniyle TL’nin değer kaybetmesi yüzünden ithal girdi maliyetleri çok daha hızlı arttı ve enflasyon diğer ülkelerin çok daha üzerinde şimdi. Bunun nedeni Türkiye’de büyümenin hem kısa dönemli spekülatif hem de doğrudan yabancı sermaye girişlerine ve ithalata bağımlılığı. Siyasi istikrarsızlık, belirsizlik, yolsuzluklar ve sürekli savaş ortamı da durumu daha da ağırlaştırdı. 

Ücret artışlarının etkisi bunlarla karşılaştırıldığında devede kulak kalıyor ve önümüzdeki bir yıl içinde enflasyon artışının çok altında kalacaklar. 

Ne yapmalı?

Bu krizin bedelini emekçilerin iş ve reel gelir kaybı ile ödememesi için, kısa vadede acilen özellikle üç alanda fiyat kontrolleri ile enflasyonu durdurmak lâzım: 1) Her hanehalkı için belli bir temel enerji tüketim miktarını düşük fiyatla garantilemek için fiyatlarının artışını sınırlamak. 2) Kira kontrolleri. 3) Temel gıda mallarının fiyatlarının kontrolü. 

Bu kontrolleri uygularken uluslararası piyasalardaki artışın etkisini kamu harcamalarıyla sübvanse etmek gerekecek. Bazı durumlarda şirketlerin kâr marjını kısıtlamak gerekecek.

Diğer acil önlemler: Kısa vadede kira, elektrik, gaz veya su faturalarını veya banka kredi taksitlerini ödeyemeyen hanehalkarının evlerinden atılmasını, bağlantılarının kesilmesini veya gelirlerine haciz gelmesini yasaklamak. Aynı şekilde borçlu, özellikle küçük şirketlerin iflas etmesini ve işten atılmaları önlemek amacıyla kısa dönemli kamusal destek ve kısa süreli çalışma programları başlatmak.

Yaşam pahalılığına karşı ikinci aşamadaki çözüm ücretlerin insana yaraşır bir refah düzeyini sağlayacak, tarihsel verimlilik artışlarını yansıtacak ve geçmiş kırk yıllık emek payı kayıplarını geriye çevirecek bir düzeye gelmesini gerektiriyor. Bunu sağlayacak gerçek orta vadeli çözüm sendikaların güçlenmesi, yeni emek piyasası düzenlemeleri, yapısal değişim ve kısa vadedeki fiyat kontrollerinin de katkısıyla derinleşecek arz darboğazlarını ortadan kaldıracak kamu yatırımından geçiyor. Adil ve sürdürülebilir kalkınma hem yeşil fiziki hem de mor toplumsal altyapı alanında kamu yatırımlarını, adil ücret ve çalışma koşullarını, çalışma süresinde kısalmayı ve cinsiyetçi ve ırkçı ücret ve istihdam farklarının ortadan kaldırılmasını gerektiriyor.

Ben bu bileşime “mor, yeşil, kırmızı program” diyorum. 

Kamu yatırımlarında ilk hedeflenecek alanlar: 1) Yenilenebilir enerji, enerji verimliliği ve toplu taşımayı içeren yeşil ekonomi. 2) Eğitim ve sağlık hizmetlerini içeren mor bakım ekonomisi. 3) Toplu sosyal konut ve hastane, okul gibi diğer fiziki altyapı.

Kamu yatırımına vurgu yapıyorum, zira eğer bu yatırımları özel piyasa mekanizmasına ve kâr güdüsüne bırakırsak, çok az ve çok geç olacak yatırımlar. Halbuki hem iklim hem bakım krizleri ve eşitsizlikler acil ve yüksek oranda ve doğru coğrafyada yatırım gerektiriyor.

Hem hayat pahalılığı hem iklim hem de enerji krizlerini çözmek ve enerji alanında ithalattan ve kirli fosile dayalı yakıtlardan bağımsızlaşmak için yeşil ekonomiye acilen büyük çaplı yatırım yapmak gerek. Yeşil ekonomi yatırımları öncelikle beş alanı içeriyor: 1) Güneş, rüzgâr, jeotermal ve küçük ölçekli hidroenerji alanında yenilenebilir enerji yatırımları –dikkat ederseniz nükleer enerjiyi dışarda bırakıyorum. 2) Evlerde izolasyon, sanayide ve enerji şebekesinde enerji verimliğini artıracak yatırımlar. 3) Toplu taşıma. 4) Organik bitkisel gıda üretimini artıracak tarım yatırımları. 4) Ormanlara yatırım. 5) Döngüsel ekonomiye, geri dönüşüm ve onarım sektörlerine yatırım.

Bu krizin bedelini emekçilerin iş ve reel gelir kaybı ile ödememesi için, kısa vadede acilen özellikle üç alanda fiyat kontrolleri ile enflasyonu durdurmak lâzım: 1) Temel enerji fiyatlarının artışını sınırlamak. 2) Kira kontrolleri. 3) Temel gıda mallarının fiyatlarının kontrolü. –Özlem Onaran 

Altyapı eksiğimiz olan tek alan fiziki altyapı alanı değil. Sosyal altyapı, yani kreşten üniversite sonrasına eğitim, sağlık ve sosyal bakım alanlarında, kısaca bakım ekonomisinde de hem demografik ihtiyaçları karşılamak hem de bu sektörlerdeki çalışma koşullarını insana yaraşır düzeye getirmek için yüksek miktarda kamu harcamasına ihtiyaç var. Yani daha çok sayıda hemşire, öğretmen, bakım çalışanı işe alıp onlara daha yüksek maaş vermek lâzım.

Bu kamu sektörünün ekonomideki payında önemli bir artış anlamına geliyor. Kamu sektörünü burada geniş anlamda kullanıyorum: Sadece merkezi hükümet değil, yerel yönetim veya kullanıcı ve üretici kooperatifleri de kamuya dahil. Bunun demokratik bir süreç olması için çalışanları ve kullanıcıları içeren katılımcı demokratik planlama mekanizmalarına ihtiyaç var.

Amaç insani bir refah seviyesinin gereği saydığımız alanlarda evrensel kaliteli, kamusal kaliteli mal ve hizmetlerin herkes için yeterli, ücretsiz veya bazı alanlarda düşük bir bedel karşılığı kamusal arzını sağlamak. Bunların hangi alanlar olacağı demokratik siyasi bir karar olmalı. Benim listemin başında şunlar var: Sağlık, bakım, eğitim, toplu sosyal konut, toplu taşıma, sosyal güvenlik, enerji, su, temiz hava, yeşil alan, finansal hizmetler.  

İklim değişikliği, eşitlik ve tam istidam politikalarının kesiştiği bir başka alan da haftalık çalışma süresinin ücret kaybı olmaksızın kısalması. 19. yüzyıla göre bugün hepimiz yarım zaman çalışıyoruz. Daha kısa çalışma haftası, daha yeşil ve cinsiyet eşitliğini artıran bir yaşam tarzını daha olası kılıyor hem de emek ve sermaye bölüşümünü daha adil hale getiriyor.

“Temel yurttaşlık geliri”ne gelince, birinci tercihim daha önce söylediğim alanlarda evrensel kaliteli kamusal mal ve hizmetlerin herkes için yeterli miktarda ücretsiz veya bazı alanlarda düşük bir bedel karşılığı arzını sağlamak; bunların üretimini mümkün kılacak şekilde bir kamu istihdam politikası oluşturmak ve kamusal iş garantisi vermek. Bunlara ek olarak, eğer kamu maliyesi olası kılarsa, “temel yurttaşlık geliri” tamamlayıcı bir araç olabilir. Ama bununla ilgili ciddi sorunlar da var: Miktarı ne olacak? Farklı ihtiyaçları olan, örneğin özürlü veya yaşlı yurttaşların ihtiyaçları için ek sosyal koruma harcamaları tasarlamak gerekecek. Yani, “temel yurttaşlık geliri”nin cazibesi “basit” olması, ama gerçekte ciddi sorunları çözmek basitliğin çok ötesinde planlama gerektiriyor. 

Peki, bütün bunları yapacak kaynağı hükümet nerden bulacak?

Greenwich Üniversitesi’ndeki meslektaşlarım Cem Oyvat ve diğerleri ile yaptığımız araştırmalar, bir yandan kamunun toplumsal ve fiziki altyapı harcamalarını ve ücretleri artırırken, aynı anda hem kâr geliri ve yüzde 1’lik kesimin servet vergi oranlarını yükseltip, ücret gelirleri üzerindeki vergi oranını azaltmaya dayalı bir politika paketinin hem yurtiçi geliri ve istihdamı hem de özel yatırımları arttıracağını gösteriyor. Bunun nedeni, makro ekonomideki “çarpan” mekanizması: Kamu harcamalarındaki artış, istihdamı ve özel sektörün satışlarını artırır. Buna ek olarak, daha iyi altyapı ve uzun vadede daha yüksek üretkenlik de özel yatırımlar üzerinde olumlu etkilere yol açar, bu da milli gelirde ilave artışlara yol açar.

Kamu yatırımlarının artırılması nihayetinde daha yüksek istihdam, daha yüksek milli gelir ve sonuçta daha yüksek vergi gelirleri yaratır. Vergi oranları hiç artmasa bile, böylece kamu harcamaları kısmen kendisini finanse edebilir. Elbette adil bir vergi artışı ile birleştiğinde kamu harcamalarının kamu bütçesi üzerindeki etkisi daha olumlu.

Kamu harcamalarının milli gelir ve yatırım üzerindeki olumlu etkisi, özel sektörde de ücretlerin artırılmasını mümkün kılacak işgücü piyasası politikalarıyla birleştirildiğinde, özel yatırım ve büyüme etkileri kısa vadede daha da güçlenmekte. Uzun vadede de, daha yüksek ücretler, daha kaliteli hizmetlere ve daha verimli bir işgücüne yol açarak özel yatırımları daha da teşvik ediyor.

Elbette kamu altyapı harcamaları kendini bire bir finanse etmeyecek. Diğer araçlara da ihtiyacımız var. Merkez Bankası ve Kamu Kalkınma Bankaları uzun vadeli yatırım harcamalarını kısmen finanse edebilir. Kısa vadede kamu borçlanması da devreye girmek durumunda. Zira, gelecekte verimliliği arttıracak altyapı yatırım harcamaları için gerekirse borçlanmak mali kredibilite kuralının “abc”si. Feminist iktisada göre, daha çok kreş öğretmeni, sosyal bakım uzmanı, hemşire, doktor ve öğretmen işe alıp onlara daha yüksek ücret ödemek de cari harcama değil, bir “sosyal” altyapı yatırımı.

Ama esas finansman hem gelirin hem de servetin artan oranlı vergilerle özellikle de en üst yüzde 1’lik gelir ve servet dilimini hedef alacak şekilde vergilendirilmesinden gelecek. Bizim önerimiz hanehalkı düzeyinde ve bütün servet kategorilerini kapsayan –şirket, finansal varlık, gayrımenkul, vs. üzerinde– yüksek bir vergi eşiğinden başlayan, örneğin net servet (yani varlık eksi borçlar) dağılımında en üst yüzde 1’lik dilimde olanlardan net servetlerinin yüzde 1’i oranında yıllık vergi toplamak.

Bunu daha artan oranlı yapmak da mümkün. Örneğin, en üst yüzde 0,5’lik dilimin marjinal servet vergi oranını yüzde 5’e çıkarmak, vs. Bunlar siyasi kararlar ve demokratik “ihtiyaca dayalı” bir bütçe tartışmasının parçası olmalı. Yani, bütçe sürecinde bir paradigma değişimi öneriyoruz. Seçilmiş siyasetçiler ve toplumsal hareket temsilcileri yerelden merkeze çeşitli düzeylerde tartışsın: Harcama önceliklerimiz ne, ne kadar, ne zaman? Ne kadar ve kimden borçlanacağız? Ne kadar ve kimden vergi toplamamız lâzım? Hangi vergi oranını ne kadar arttırmalı veya azaltmalıyız?

Son olarak şunu açıkça söylemekte yarar var: Emekten yana iktisat politikalarıyla iktidara gelen bir hükümetin hayatı parkta bir yürüyüş gibi olmayacak. Bu politikalar sermaye kaçışına yol açacak. Bu programın istikrarı ve başarı oranı yurtiçi finansal sistemin düzenlenmesi, büyük bir kamusal ve kooperatif bankacılık sektörünün oluşturulması, özel bankaların hem düzenlenmesi hem de giderek kamu bankaları yanında önemsiz hale gelmesi ve zamanla bütün finansal sektörün kamusallaştırılması ile artacaktır. Aynı zamanda, ilerici bir hükümetin ilk politikası uluslararası sermaye hareketlerinin kontrolü olmalı. Bunların hiçbiri daha önce Türkiye’de veya başka ülkelerde uygulanmamış politikalar değil. Ama bugün geldiğimiz noktadan tekrar yurtiçi finansal sektörü ve uluslararası sermaye hareketlerini kontrol etmek büyük, cesur ve önemli bir adım.

Halkı krizin etkisine karşı korumak için günümüzde iklim krizini de gündemine almış bir sosyal güvenlik sistemi gerektiğini düşünüyorum. Bunu gerçekleştirmek için uygulanabilir model önerileriniz var mı? Bu konuda muhalefete ne tür somut öneriler yaparsınız?

Özgür Orhangazi: Sanırım yukarıdaki yanıtlar şu iki noktanın netleşmesine katkıda bulunmuştur: Birincisi, bazılarının öne sürdüğü gibi, 2000’li yılların başında uygulanan politikalara dönüş çözüm olmayacaktır. Bugünkü bir dizi ekonomik kırılganlığın ardında o dönemde uygulanan politikalar yatmaktadır.

İkincisi, Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarını hızlı bir biçimde çözecek kısa vadeli mucizevi bir çıkış programı bulunmamaktadır. Bu iki noktanın gözardı edilmesi, Türkiye’yi IMF tarzı “acı ilaç” politikalarıyla karşı karşıya bırakma tehlikesini taşımaktadır. Bugünkü ortamı hazırlayan neoliberal çerçeveye dönüş, dış sermaye girişleriyle büyüme, yüksek faiz, sınırsız piyasacılık, kalan kamu varlıklarının da özelleştirilmesi, işgücü piyasalarının daha da esnekleştirilmesi suretiyle iş güvencesinin azaltılması ve ücretlerin baskılanması, Türkiye ekonomisinin sorunlarını geniş kitleler için çözecek politikalar değildir.

Kısa vadede uygulanması gerekenler ise nettir: Reel gelirlerin restore edilmesi ve kamunun sosyal hizmet harcamalarının artırılması.

“Temel yurttaşlık geliri” tartışmalarını olumlu buluyorum. Aslına bakarsanız, herkesin ihtiyacı olan eğitim, sağlık, vb. alanlarda kamunun geniş ve kaliteli hizmet sunması, bu alanların piyasaya terk edilmesinden vazgeçilmesi de bu bağlamda elzemdir. Sadece şu anda yürürlükte olan negatif reel faiz politikasından vazgeçilmesi kısa vadede bir miktar istikrar getirecek olsa da bu yaklaşım ne kaybolan gelirleri telafi edecek ne de ana yapısal dengesizlik ve kırılganlıkların çözülmesini sağlayacaktır. Dış borçların nasıl azaltılacağı, ithalat bağımlılığının nasıl düşürüleceği sorularının yanıtlanması gereklidir.

2000’li yılların başında uygulanan politikalara dönüş çözüm olmayacaktır. Bugünkü ortamı hazırlayan neoliberal çerçeveye dönüş ekonominin sorunlarını geniş kitleler için çözecek politikalar değildir. Kısa vadede uygulanması gerekenler nettir: Reel gelirlerin restore edilmesi ve kamunun sosyal hizmet harcamalarının artırılması.  –Özgür Orhangazi

Öte yandan, uzunca bir süredir kamu kaynakları ve gücü kullanılarak, yasalar esnetilerek, değiştirilerek ya da uygulanmayarak sermayeye ve iktidara yakın kesimlere ciddi bir rant ve kaynak aktarımı gerçekleştirildi. İktisat politikası tercihleri emek aleyhine bölüşüm sonuçları doğurdu. Hem borçlanmaya dayanmayan istikrarlı tüketim ve yatırım talebi için emeğin ve yoksul kesimlerin gelirlerini, çalışma koşullarını düzeltici politikalar uygulanmalı hem de vergi politikaları aracılığıyla bugüne kadar eşitsiz biçimde gelir, servet ve rant aktarımından faydalanan kesimler kısa vadeli kamu gelir sorunlarını çözmek ve uzun vadeli etkin ve eşitlikçi kaynak ve gelir dağılımı yaratmak için vergilendirilmelidir.

Orta vadede ise Türkiye ekonomisinin hem uluslararası finans hem de uluslararası ticarette dünya ekonomisine eklemlenme biçimlerini sorun eden, planlı, dengeli ve eşitlikçi bir ekonomik büyüme perspektifine ihtiyacımız bulunuyor. Ekonominin dışa bağımlılığını hafifletmek üzere sermaye hareketlerinin denetlenmesi, yapısal işsizlik ve gelir dağılımı sorunlarının ilk sıralara konması gereklidir. Bu perspektifin merkezinde iklim krizi ve iklim krizinin doğrudan Türkiye için ortaya çıkaracağı sorunların yerleştirilmesi gerekiyor.

Ancak, uzun vadede kapitalist piyasa sistemini aşmayı hedeflemediğimiz sürece, kısa ve orta vadede uygulanması gereken politikaların da başarı şansı olmayacaktır. Burada ana sorumuz, uzun vadede nasıl bir ekonomiyle, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz sorusudur.

Neoliberal sistem bir yandan maksimum kazanç hedefiyle emek dahil tüm kaynakların sınırsız sömürüsüne de çanak tutuyor. Kadınların eşit işe eşit ücret talepleri veya çalışma yaşamında cinsiyet temelli ayırımcılığa ilişkin neler söylersiniz? Türkiye’de siyasal dinciliğin ideolojik yaklaşımı sonucu giderek daha fazla şiddete, ayrımcılığa, sömürüye maruz kalan kadınların durumu demokrasi, eşitlik, adalet, ekonomi kavramları bağlamında gelir dağılımında adaletsizliği, yoksullaşmayı, sosyal sorunları nasıl etkiliyor? Bu başlıkta ne önerirsiniz?

Özlem Onaran: Prof. İpek İlkkaracan eğitim, sağlık ve sosyal bakım sektörlerini içeren bakım ekonomisine “mor ekonomi” adını verdi. Mor kadın özgürleşme hareketinin rengi. Eğer bakım ekonomisinde yeterli kamusal arz olmazsa bu hizmetler ya kadınların ücretsiz emeği ile evde sağlanıyor ya da çok zengin dar bir kesim için özel piyasada çok pahalı, fakat düşük kadın ücretlerine dayalı yüksek kârlı ve sınırlı bir hizmet olarak sunuluyor. Yani bakım ekonomisinde kamu harcaması istedikleri takdirde kadınların ücretli çalışma şansını artıracak. Bunların kamusal arzı çalışma koşullarının ve ücretlerin bu hizmetlerin toplumsal değerine yakışır bir düzeyde belirlenmesini sağlayacak.

Bakım ekonomisi geleneksel olarak kadınların çoğunlukta olduğu, değerinin çok altında ücretli bir sektör. Bakım ekonomisindeki yeni kamu işlerinin eğitim ve terfi olanakları olan yüksek ücretli ve iyi çalışma koşullarına sahip işler haline gelmesi hem kısa vadede cinsiyete dayalı ücret ve istihdam eşitsizliğini azaltacak hem de orta vadede genç erkeklerin de bu sektörü cazip bulmasına yol açacak ve cinsiyete dayalı sektörel ayrımı azaltacak.

Bakım ekonomisindeki kamusal yatırım orta vade gerici kökten dincilikle daha da derinleşen cinsiyetçi toplumsal normları ve cinsiyetçi iş bölümünü de ortadan kaldıracaktır. Anahtar, geleneksel olarak kadın işi olarak görülen ve azımsanan, değersiz, vasıfsız görülen işleri hanehalkının dışında kamusal ücretli kurumsal bakım işi haline getirmek, hak ettikleri değeri ve ücreti vermek.

Bakım ekonomisinde kamu harcaması, orta vadede ekonominin diğer sektörlerinde üretkenliği de çok ciddi oranda artırıyor. Bu nedenle altyapı yatırımı özelliği taşıyor. Bu alanda yapılan yatırımın uzun vadede kendini finanse etme oranı yüksek. Bu nedenle feminist iktisatçılar bakım ekonomisindeki kamu harcamalarına kamusal “sosyal altyapı yatırımı” diyor. Toplumsal altyapı alanındaki kamu yatırımlarının etkileri fiziksel altyapıya oranla daha güçlü. Toplumsal altyapı yatırımları kadınların istihdamında çok güçlü artışlara yol açtığı gibi, diğer sektörlerde de talebi artırarak, erkeklerin istihdamını da ciddi oranda artırmakta. 

Dolayısıyla, sanayi politikası da fiziki altyapıyla sınırlı görülmemeli. Toplumsal altyapı, üretken ve yenilikçi bir toplum ve iş ortamının önemli bir bileşeni. 

Toplumsal altyapı harcamaları elbette özel alanda çocuklar veya yaşlılarla hiç zaman geçirmeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Önemli olan bu ücretsiz bakım zamanının azalması ve değerinin bilinmesi ve kadın ve erkekler arasında eşit paylaşılması. Bu amaca yönelik hem anneler hem de babalar için yeterince uzun süreli ücretli ebeveyn izni ve çalışma zamanı düzenlemeleri konusunda Avrupa’da çok başarılı deneyimler var. Genel olarak iş günün kısaltılması da bu hedefi kolaylaştıracak ve eşitliği artıracak bir politika.

Kadınlarla erkekler arasında ücretlerde yukarıya doğru bir yakınsamanın yanı sıra, çalışma saatlerinde aşağı doğru bir yakınsamaya ihtiyaç var. Yani hem kadınlar hem erkekler hem eşit ücretle çalışsın hem de ücretsiz bakım işi yapacak zamanı olsun.

Ücretsiz kaliteli kamusal sağlık, eğitim ve bakım hizmetleri aynı zamanda bütün emekçilerin yaşama ve çalışma koşullarını iyileştireceği ve pazarlık gücünü arttıracağı için aynı zamanda “kırmızı” sol iktisat politikaları.     

Yeşil kalkınma politikaları ile toplumsal cinsiyet eşitliği arasında da önemli bir ittifak var. Çünkü toplumsal altyapı hizmetlerinin karbon emisyon çıktısı çok daha düşük. Ayrıca, bu hizmetler çok emek yoğun ve bu nedenle bu alandaki kamu yatırımları daha düşük bir iktisadi büyüme oranıyla daha fazla sayıda istihdam yaratır. Bu da karbon emisyonlarını düşürme hedefi ile daha tutarlı bir hedef.

İzzettin Önder:  Alanımla ilgili konuları toplu olarak sunuyorum.

Türkiye, yaklaşık 85 milyon nüfuslu, coğrafi konumu itibarıyla fevkalde stratejik, dolayısıyla bir o kadar da kırılgan bir bölgede konuşlanmış, kalkınma aşamasında kapitalist bir ülkedir. Ortadoğu, su ve petrol sorunlarına ilaveten, ABD ve Rusya’nın egemenlik savaşına sahne olduğu sıcak bölgedir. Türkiye, ekonomik olarak kapitalist, siyasi olarak NATO içinde, tarihsel olarak da Osmanlı İmparatorluğu döneminde hâkim olduğu güney ülkelerle de ilişkiler içinde olan, Asya ve Avrupa’nın, doğu ile batının birleştiği, tarihi zenginliklere sahip bir ülkedir.

Dünya ekonomisine kısaca göz attığımızda, gördüğümüz manzara şudur: İkinci Paylaşım Savaşı ertesi yaşanan “Pembe Dönem” in kaçınılmaz sonucu olarak, 1970’lerin ortalarına doğru reel sektörde başlayan kriz derinleşirken, süreci finansal aşamaya taşıyarak uzatmaya çalışmış ve 2008 yılında ABD’de finansal krize girmiştir. Bu durum çok doğal kapitalist süreçtir, sorumlusu ne ABD ne de finansal sürükleniştir; hepsi birer araç ya da ortamdır.

Halen krizde sürüklenen kapitalist sisteme, krizden çıkışın siyasal ve/veya ekonomik reçeteleri de henüz oluşturulamamıştır. Kriz sürecinde yaşanan pandemi, bir yönü ile krizi derinleştirirken, kamusal sosyal desteklerle yaşamda kalanlara, kapitalizme şefkatli görüntü sağlamıştır. Sosyal transferlerin yükünün pandemide yaşamını yitirenlerden sağlanan maliyet tasarrufuyla karşılandığı görüntüsü, kapitalizmin acımasız yüzünü gözler önüne sermiştir.

Yerel krizlerden farklı olarak, küresel krizlerin tipik özelliği, günümüzün neoliberal koşullarında çok girift ekonomik ilişkilerle merkezdeki krizin çevreye yaygınlaştırılarak, merkezin refah kaybının asgari düzeyde tutulmasının sağlanmasıdır.

Post-modern dönemde:

– Küreselleşme (piyasaların coğrafî olarak genişletilmesi);

– Finansallaşma (piyasaların zamansal olarak genişletilmesi); ve

– Yönetişim (sermaye-devlet birlikteliğiyle piyasaların kamusal alanlara yaygınlaştırılması)

araçlarının devreye sokulması, eşit düzeyde ekonomiler arasında kazan-kazan şeklinde, farklı düzeyde ekonomiler arasında ise kazan-kayıp şeklinde tezahür etmiştir. Küreselleşmede yoğunlaşan çokuluslu şirket yatırımları ve uluslararası yatırım anlaşmaları, ulus devlet niteliğini kaybetmiş olan kalkınma aşamasındaki ülkelerin aşırı borçlanmalarına yol açmıştır. Finansal ve bilgi çağı aşamasında, bilgi ve teknolojinin merkezileşmesi karşısında, finansal sömürünün küreselleşmesi ile krizin aşılabilmesi olası değildir, fakat çevrenin çökertilmesi pahasına, merkez görece gücünü koruyabilme olanağına sahip olabilmektedir.

Son kriz olgusunun ana tetikleyicisi IMF-Derviş programıdır. Bu programda devletin küçültülmesi, özelleştirmeye gidilmesi, MB’nin kamu finansman ilişkisinin kesilmesi, emek piyasasının serbestleştirilmesi hedeflenmişti. Ekonominin 2000 krizinden kurtarılması için kurgulandığı düşünülen, AKP’nin hassasiyetle uyguladığı IMF-Derviş programı sonucunda ortaya çıkan tablo 2000 yılına dönüş görüntüsündedir. –İzzettin Önder

Türkiye özelinde konuya yaklaştığımızda, Alman Tarihçi Okul’un isabetle belirttiği üzere, her ülke gibi, Türkiye de geçmişinden devraldığı miras üzerine ancak Cumhuriyet döneminde biriktirdikleri kadar yol alabilmektedir. Kronik kamu ve cari açık göstergelerinin alt-yapısında yatan maddi ve beşeri sermaye yetersizliğine, bir zamanların soğuk savaş dönemi rehaveti, neoliberal dönemde de şiddetli rekabetin sebep olduğu açıktır. Zira kapitalist sistemde, geç kapitalistleşen ekonomilerin gelişme süreçlerinin gelişmiş merkezlerle eşitsiz ilişki içinde gerçekleştiği açıktır. Türkiye tarihinde, 1950’lerden itibaren ticari emperyalizm, izleyen dönemde montaj emperyalizmi, daha sonraları finansal emperyalizm ve nihayet neoliberal emperyalist dönemlerin ülkenin gelişme hızını potansiyel sınırın altında tuttuğu bir gerçektir. Bu kısa anlatım, ekonomide oluşan tasarruf ve yatırım yetersizliğinin iç politikalar kadar, bizzat iç politikaları da etkilercesine, kapitalist ilişkiler bağlamında yaşanan tarihsel süreçlerle ilgili olduğunu ortaya koymaktadır.

Yetersiz tasarrufu olumsuz anlamda besleyen yetersiz beşeri sermaye ve verimsiz sanayi yapılanması bir yönüyle ekonominin gelişmesi önündeki engelleri oluştururken, diğer yönüyle de kapitalist merkezlerle kaçınılmaz ilişki ağını kurar. Maddi ve beşeri sermaye birikimi bir bütünsellik içinde sınırlayıcı koşut olarak ele alındığında, dış kaynaklardan izole tasarruf ve yatırım ancak topyekûn fedakârlıkla olası görülebilir. Ne var ki, kapitalist sistemde, sınıfsal devlet yapılanmasında böylesi kolektif zorlayıcı koşulların oluşturulması politik olarak olanaksızdır. Bunun da ötesinde, günümüzün ileri iletişim çağında, tüketimi kamçılayan post-modern sistemde göreli düşük gelir düzeyinde yüksek oranda tasarruf ve yatırım kapitalist sistem içinde hayalden öteye geçemez.

Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı son kriz olgusunun ana tetikleyicisi 2000 IMF-Derviş programıdır. Nitekim, 1999 yılını IMF gözetiminde geçirmiş olan Türkiye, 2000 yılında fiilen IMF uyum programına alınmıştır. Bugünkü tabloyu oluşturan IMF-destekli proje-program, ekonominin alt-yapısını irdelemeden, parasal, mali ve genel politika alanlarında olmak üzere üç koldan ekonomiyi yapısal yönden güçlendirmeye değil, yukarıdan şekillendirmeye çalışmıştır.

Bu program Türkiye’ye, derin kriz içindeki dünya piyasalarına denetimli ve güvenilir piyasa oluşturma hedefi doğrultusunda birtakım kararlar dayatmıştır. Şöyle ki, üç temele oturtulan programda enflasyonun denetlenmesi amacıyla devletin küçültülmesi, özelleştirmeye ve özel kesimden hizmet alımına gidilmesi, Merkez Bankası’nın kamu finansman ilişkisinin kesilmesi, işsizliğin önlenebilmesi için emek piyasasının serbestleştirilmesi, ekonominin kapitalist dünya ile entegrasyonunun sağlanması dayatmasıyla denetimsiz ve ön hazırlıksız dış dünyaya açılması hedeflenmişti.

Bu haliyle program, ekonomiyi üretimden uzaklaştırıp montaja yöneltirken, aynı anda da örtülü şekilde dış sermaye için güvenli kuruluş yeri ve piyasa olarak görevlendiriyordu. 1980’lerin sonuna doğru kabul edilmiş 32 sayılı yasa doğrultusunda yabancı finans kurumlarının Türkiye’ye girmesiyle de bütünleşen modelde, finansa bulanmış üretimden uzaklaştırılmış bir montaj ve tüketim ekonomisinin inşa aşaması tamamlanmış oluyordu.

Programın kaçınılmaz sonucu olarak önlenemeyen iç ve dış açık karşısında Merkez Bankası musluklarının kısılması salt enflasyonu frenlemede etkili olmadı, aynı zamanda da faiz yükselişlerine yol açarak baskılı kur sistemiyle ekonominin kan kaybı pahasına sistemi işler konumunda tuttu. Baskılı döviz kurunun bir yandan cari açığı yükselterek “kur riski” oluşturması, diğer yandan da yapay olarak enflasyonu frenlemesi, iş çevrelerini olduğu kadar giderek genişleyen borçlu kesimi de sahte istikrar ve gelecek nesilden yeme pahasına ekonominin ekonomik ve politik risk alanını yükseltircesine siyaseti desteklemeye itiyordu. Böylece Türkiye, dış sermayeye piyasa işlevini yerine getiren siyasal yapılanmaya girmiş oldu.

Temel makro göstergeler doğrultusunda yüksek faiz iç sermayeyi reel yatırımdan finans alanına yönlendirirken, aynı zamanda da dış kaynaklı finans sermayeye de yüksek faiz getirisi sağlamış oldu. Ekonomiye reel katkı yapmadığı gibi, şoklara da neden olabilen sıcak para politikasının sürdürülmesi, ekonomiyi faizin de yeni borçla kapatıldığı Ponzi finansman sürüklemiştir.

Finansal sermaye akımına uğrayan ekonomi bir yandan kıt kaynaklarını inşaat alanına yönlendirirken, diğer yandan da yönetişim politikalarıyla yerli-yabancı sermaye ortaklığıyla ödeme garantili altyapı yatırımlarına girişti. Ekonominin büyüme hızı üzerinde ödeme taahhütlerinin yükselmesi kronik döviz sorununu daha da derinleştirdi. Ekonominin 2000 krizinden kurtarılması için kurgulandığı düşünülen ve AKP’nin de hassasiyetle uyguladığı IMF-Derviş programı sonucunda ortaya çıkan ekonomik tablo, maalesef, geriye dönüş görüntüsündedir.

Var olan sosyal güvenlik sisteminin genişletilmesi mi, yoksa temel vatandaşlık geliri sistemi mi sermaye üzerine göreli olarak daha az yük yıkar? Sermayenin hesabına göre, neoliberalizm ideolojisi çerçevesinde ikinci sistem daha avantajlı görünüyor. –İzzettin Önder

Günümüzün tablosu, adeta 2000 yılına dönülmüş görüntüsüyle, yüksek işsizlik, yüksek ve yükselme eğilimindeki enflasyon, yüksek ve yükselme eğilimindeki cari açık, yüksek ve önlenemeyen bütçe açığı, baskılı politika faizine karşın yüksek ve yükselme eğilimindeki piyasa faiz göstergeleri yanında, nüfusun ülke çapında amorf dağılımı, nüfusun aşırı biriktiği ve düzene sokulamayan kırsal yapı görüntüsündeki mega-kentler ve baş edilemeyen sorunların birikimiyle toplum ciddi sorunlarla karşı karşıyadır.

Amaca yönelik üretim ve hakça paylaşım, insan ve maddi kaynağa, bu bileşimin planlı üretimle yönlendirilmesi ise post-modern kapitalist sistemde olanaksızdır. Ekonomi içte kalan artık değer bozuk gelir dağılımı sonucu israfa yönelirken, ekonomi maddi sermaye ve teknoloji, beşeri sermaye ve know-how, enerji ve tasarruf açıkları ile karşı karşıya kalmaktadır. Ekonomik altyapının doğal sonucu olarak demokratikleşemeyen siyasi yapıda sistem sorunları ve etken kaynak kullanımı tartışılamayacağına göre, ülkenin emperyalizm rüzgârında savrulacağı ortadadır.

Hal böyle olunca, şimdiye dek yaşananları, siyasi basiretsizlik ya da seçmen isabetsizliği, vb. gibi sözde bahanelerle geçiştirmeden, ancak yadsımadan da, bundan böyle yaşanacakların kanıtı olarak dikkate alıp, hak-hukuk-adalet, toplumsal kaynaşma ve insanca yaşam koşullarının emperyalizme savrulan kapitalist sistem bağlamında çözülemeyeceği gerçeğini görmemiz gerekmektedir.

Bu somut durum bizzat küresel politik gözlemciler tarafından da görülmüş olacak ki, aynen Bismarck dönemi ya da İkinci Paylaşım Savaşı ertesi sosyal demokrasi uygulamalarına analojik olarak “temel vatandaşlık geliri” kavramı tartışmaya açılmıştır. Temel vatandaşlık geliri kavramının mucidi Guy Standing’in ileri sürdüğü gerekçeler, hiçbir mantıksal temele dayandırılmadan giderek karmaşıklaşan yapıda ortaya çıkan idari güçlükler, bazı sosyal harcamaların giderek önemini yitirmesi ve alanının daralması gibi ad-hoc görüşlere oturtulmuştur.

Standing bu görüşünü, 1975-2006 yıllarında ILO’da görevliyken geliştirmiştir. Bu dönemler, Batı dünyasında kâr hadlerinin gerilediği, sermaye sıkışıklığının yaşandığı neoliberal akımın baş gösterdiği yıllardır. İleriye yönelik yaygınlaşan yapay zekâ ve robotlaşma emekçileri ve tüm halkı işsizlik ve yoksulluk tehdidine sürüklemektedir. Bu koşullarda oluşabilecek toplumsal kalkışmaların yatıştırılması ulusal gelirde günümüzden çok daha yüksek payın refah harcamalarına yönlendirilmesini gerektirmektedir. İleri Batı dünyasında 2050 yılında günümüzdeki sosyal hizmet düzeyine denk hizmet sunulabilmesinin vergi sisteminin ulusal gelirden yaklaşık yüzde 4-6 dolayında daha fazla kaynak çekmesini gerektireceği hesaplanmaktadır.

Robot ve yapay zekâ gelişim süreçleri ve toplumsal etkilerinin mülkiyet konusunun gündeme getirilmeden tartışılması sistem içi yaklaşım ise, temel vatandaşlık geliri de o denli sistem içi tartışmadır. Temel vatandaşlık geliri tartışılırken, bu uygulamanın var olan sosyal güvenlik sistemine ek olarak mı, yoksa var olan sistemi ikame edici olarak mı uygulanacağı net değildir. Birinci durum kapitalist sistemde kaldırılabilir değildir. Bu koşulda, örtülü olarak var olan yaygın sosyal güvenlik sistemin ikamesi olarak tasarlanan temel vatandaşlık geliri yoksulluğa çare olamayacağı gibi, yoksulluk düzeyini daha da yükseltebilir, zira böyle bir uygulamanın kaçınılmaz sonucu ya da sebebi tüm kamu hizmetlerinin piyasaya aktarılmasıdır.

Hal böyle olunca, teknolojinin gelişmesiyle giderek yükselecek yoksulluğun temel vatandaşlık geliri uygulaması ile karşılanması olası olamayacağından, insanlar köleleşecek ve her işi sadece boğaz tokluğuna yapmaya razı olacaktır. Bu durumda şu sorulmalıdır: Var olan sosyal güvenlik sisteminin genişletilmesi mi, yoksa temel vatandaşlık geliri sistemi mi sermaye üzerine göreli olarak daha az yük yıkar? Sermayenin hesabına göre, neoliberalizm ideolojisi çerçevesinde ikinci sistem daha avantajlı görünüyor. Eğer bu sav geçerli görülürse, temel vatandaşlık geliri uzun dönemde sermaye lehine halkları yoksullaştırıcı, kısa vadede ise cazibesi yüksek bir projedir.

1. bölüm: Başka bir ekonomi kurmak (Bengi Akbulut, Ümit Akçay, Ali Alper Alemdar)
2. bölümToplumsal ücret ve kamu destekli toplumsal sektör (Alp Altınörs, Güldem Atabay)
3. bölüm: Radikal bir onarım programı gerekiyor (Korkut Boratav, İlhan Döğüş, Ali Rıza Güngen)
4. bölüm: Kaybeden tüm kesimleri birleştirmek (Uğur Gürses, Ahmet İnsel, M. Murat Kubilay)
6. bölüm: Timsah kapitalizmi ve pergelin sivri ucu (Bahadır Özgür, Dani Rodrik, Mustafa Sönmez, Gülay Günlük Şenesen)
7. bölüm: Olgular radikalleştiğinde çözümler de radikalleşmelidir (Mehmet Türkay, Galip Yalman, Yelda Yücel)

^